22 Aralık 2011 Perşembe

...küçükken

Meleklere inanır mısınız?

Küçükken herkesin bir meleği olduğuna inanırdım ... onların istedikleri zaman bize görünebildiklerine... belki bir oyundu bu ama bugün hala inanmak istiyorum!
Gerçekleşen güzel, olumlu şeyleri onlardan bilirdim. Sonra sanki meleğim birden kaybolmuşcasına hiç güzel bir şey olmamaya başladı hayatımda. Güzel bir şey olmadı zannettik hayatlarımızda, çünkü hissedemedik, çünkü büyüdük ve sorunları farkettik, sorumluluklarımızla birlikte sorunlarımız da arttı...sadece onları farkettik.
İnandığın bir şeyi, sevdiğin birini kaybetmenin zorluğunu herkes gibi ben de yaşadım daha küçükken ama sonra öğrendim sevdiklerimizi bir gün kaybedeceğimiz gerçeğini... bana anlatsalardı belki daha kolay kabullenirdim yokluklarını. Aslında gerçekleşen birçok şey bizim düşüncelerimizin enejisiyle oluyormuş; yine büyüdükçe anlamaya başladım. İyi ve güzel şeyler düşünüp dilersen pozitif enerji sana olumlu bir olay olarak dönüyor. Buna inanmak ile meleklere inanmak arasında “olayı gerçekleştiren” özne dışında bir fark yok gibi. Bilseydim tüm kalbimle dilerdim hep benimle kalmalarını ; en azından bir çabam olurdu. Canlı bir varlığın içinde hücreler yaşar ve ölürler. Yaşam ve ölüm hep yanyana, hep içiçedir.
Nerede olursak olalım, ne yaparsak yapalım herzaman yalnızız. Herşeyi kendi başımıza çözmemiz, sorunların üstesinden yine kendi başımıza gelmemiz gerekiyor!
Sonuçta üzülmeyeyim diye kendimi “kötüye” alıştırmak gibi bir sistem geliştirmiştim kendimce. Fakat iyi bir şey olunca da huzurlu bir şekilde ve yeterince sevinemediğimi biliyorum artık. Kendimizi kandırmayalım, beklentilerimiz sadece kendi çabalarımız ve inancımızla gerçekleşsin! Yoksa boş yere bekler durur, kolay umutsuzluğa kapılır, başkalarını suçlar dururuz. Galiba hepimizin hayatları eksikliklerle dolu. Başka birinin varlığına ihtiyaç duymak, bağımlı olmak tamamen kendi zayıflıklarımız ve karşımızdakine yüklediğimiz “anlamla” ilgili. Hep “birilerini” birilerinin yerine koyuyoruz. Sonrası çoğunlukla koca bir hayal kırıklığı. Düşünsenize anne şevkatini annemizden başka kimseden görebilir miyiz, babamızın azarlama tarzını başkasında bulabilir miyiz... ya çocukluk arkadaşlarımızın, gençlik aşklarımızın yerini başka birileri doldurabilir mi?...
Her dönem kendine özgüdür. Anılar, rüyalarla, birkaç obje, birkaç fotoğraf imgesiyle özlem duyulan yaşanmışlıklarımız hep canlı kalacaktır ...hep biricik.
Dedem ; anneme “cici” diye hitab ederdi... o zamanlar kulağa bir Fransız ismi gibi melodik geldiği için midir bilinmez anlamını ya da nedenini düşünmezdim... çocukluk işte!...Rahmetli fotoğraf üstadım ve gönül insanı Aziz ağabey’i de “zizi” diye çağırdıkları zaman hep kulağıma dedemin o sevgi dolu seslenişi geldi durdu “cici kahvem hazır mı?”... Dedem öldü gitti kimse annemi o isimle çağırmıyor. “Onu dedem gibi kimse sevmiyor mu yani?!” diye düşündüğümde maalesef öyle olduğunu anlıyorum , yine bu yaşımda öğreniyorum! Herkes kendince sever, sevgisini kendince gösterir. Kimi kucak dolusu çiçeklerle gider eve, kimi sevgi sözcüklerini eksik etmez eşinden, dostundan, bazısı nemruttur, hiç gülümsemez sevdiğine, bazısı laubalilik gibi görür samimi olmayı ama seviyordur bir şekilde gösteremesede... hani çocuklara ne kadar sevdiklerini sorarlar insanlar kendilerini tatmin etmek için...onlarda iki kollarını olabildiğince açıp bu sevginin boyutunu gösterirler ya da “dünyalar kadar” cevabını verirler ya sonra sonra yaşadıkça bir çok kişiye, bir çok şeye ve yaşama karşı artacağına habire azalır sevgileri...kiminin sevgisi bir serçenin, kiminin bir albatrosun kanat açıklığı kadar...
Babamdan hiç bir sevgi sözcüğü duymadım desem yeridir. Katı disiplin altında büyürken subay babasından “o” da duymamıştı belki. Duruşlar ve raconlar vardır ama “duygular” da inkar ve ihmal edilmemeli...
Çocukluk bittikten sonra gençlikte ve erişkinlikte “çocukça şeyler yapmak” insanı basitleştiriyor mu? Keşke herşey basitleş se, basitleşsek, keşke çocukluğa, o saf ve basit ama tüm benliğimizle bizi içine alan günlere dönebilsek.
En son lunapark’a ne zaman gittim hatırlamıyorum. Gerçi eski lunapark ve panayırlar da kalmadı ya!. Çocuk aklımla çözemediğim aynaları hatırlıyorum çadırın bir bölmesi içinde... içbükey, dışbükey aynaların biri şişman diğeri zayıf gösterirdi. Bir ağaca tırmanmayalı 25 yıldan fazla olduğu kesin. Meyvenin en güzeli de dalından koparılıp yenenidir!... Küçükken ne kadar da çekici geliyordu uzak bahçelerin yasak meyveleri. Devlet Üretme Çiftliği’nin bekçisinin bizi kovalamaktan yorgun düştüğünü bilirim birkaç olmamış mayhoş ama bir o kadar da sulu elma için.
                      Yalova'da "son mavna"...

Sapanımı hatırlıyorum “şimşirden” gövdesini ateş altında ve atış gücünü serum lastiğiyle güçlendirdiğimiz. Daha ilk atışımda bir serçeyi vurup tövbe etmiştim. En kısa maceramdı. Evden kaçıp limana giderdim. O zamanlar mavnalar İstanbul ile Yalova arasında erzak, sebze meyve taşıyorlardı. Hem tekneleri seyreder, hemde küçük iskelelerinden olta atardım. Oniki-onüç yaşlarında arkadaşımın zıpkınıyla bir dalış yapmıştım yine bir yaz. Vurduğum ilk balığım kefal zıpkının üçlü ucunda, zafer çığlığıyla suyun üstüne çıktığımda sevincim kursağımda kalmıştı. Buğulu gözlüğün üzerinden sular süzülürken kıyıdan bana doğru bakıp parmağını “sen görürsün”diye sallayan babam kıyıda “canıma okumuştu”. Ankara’lı arkadaşım Hasan ve babası Şakir Amca çok iyi anlaşırlar, birlikte balığa çıkıp ava giderlerdi. Hasan büyüdüğünde “Rakı sofrası”nı da paylaştılar. Hep hıskanmışımdır ilişkilerini. Hasan bunun farkında kendince güzellikler yapardı. Bir gün babasının ona aldığı “Bursa işi” bir elyapımını bıçağı bana hediye etmişti;80’li yılların başıydı . Bir kaç gün kullanmaya kıyamadım sonrada yıllarca fellik fellik aradım durdum ta ki 2005 yılında çocukluktan beri yazı geçirdiğimiz Yalova’daki apartmanın mutfak boşlunda, düşen bir kuşu kurtarırken bizim katın mutfak penceresinin kenarından sallanan bir ipin ucunda burun buruna gelinceye değin...Yine kullanmaya fırsatım olmadı. 2007’de artık dolaptan çıkarıp bileyciye götürmüştüm. Bileyci ustasının “çok güzel bir elyapımı bıçak...onunla özel ilgilendim” demesinin aslında “haddinden fazla biledim” demek olduğunu ilk kullanışımda parmağımı komple götürürken öğrendim. O da manevi yaralarımın yanına fiziksel bir yara daha olarak eklendi. O günlere tam anlamıyla dönmek mümkün değil. Bazen bir imge, bazen bir koku alıp bir yarımı götürse de... Tekrar çocuk olabilseydim ne değişirdi?...


“küçücüktüm ufacıktım, top oynadım acıktım”...diyebilseydim yeniden. Şimdi ancak kendi çocuğumda yaşanmamışlıkları yaşamaya, birlikte zevk alarak yapabileceğimiz şeyleri bulup çıkarmaya, onu olumlu , özgür ve kendine güvenen bir birey olarak, sorularını cevapsız bırakmadan yetiştirmeye çalışıyorum...özellikle bir gün sevdiklerinden ayrılmak zorunda olduğunu gerçeğini öğreterek.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder