18 Aralık 2011 Pazar

...geçen pazar günü...

Geçen Pazar günü, uzun zamandan sonra eski eşyalarla dolu o odada yine kayboldum. Arkasındaki duvarın görüntüsünü içinden geçiren bomboş kafes, tel parmaklıklarının arasında takılı kalmış didiklenmiş kalamar kemiği, muhabbet kuşlarımın geçmişten gelen geveze ötüşleri bildiğim bir hikayeyi bana yeniden anlattılar:

1995 Ağustos’unda Akkuyu termik santralini protesto etmek ve yurdun dört bir yanından gelip ‘zincir’ oluşturacak insanları görüntülemek için Mersin’e doğru yola çıkıyoruz. Oradan da Silifke’nin Taşucu beldesine geçeceğiz. Mersin’e doğru yaklaştıkça Taşucu’nun hatırladığım son görüntüleri geliyor gözümün önüne denizkızı, ağaç olmuş kauçuklar, kaktüsler, yeşil sarı limonlar, muzlar … Akgöl’e giden yolu hatırlıyorum; mantar gibi bitmiş kaçak evleri, yaşam alanları daraldıkça Kummahallesi’nden içerilere, sazlıklara çekilmiş yüzlerini göstermeyen kuşları. Arada bir kaç ürkek ötüş, bir iki ördek, saz horozu, turaç, yağmurcunlar kaçışıyorlar. Cılıbıtlar yüssüz, toygarlar korkusuz, böcekler, kertenkeleler, kumullar ve “Paradeniz”.

Yeniden buluşmanın sabırsızlığı ile kilometreleri tüketip Mersin’e ulaşıyoruz. Yine bir Pazar günü curcunasında, Mersin sahilindeyim, kanalizasyon ve yüzen atıklar, bulamaçın içinde yüzen çocuklar, kıyısında insan seli, limonata, şerbet, tartıcı çocuklar ‘tartayım ağabey iki kişi bin lira’, o kadar kalabalığın içinde satıcılar hiçbir şey satamıyor yeni umutlar için yarına… 

Uzun ve zevkli bir tekne yolculuğundan sonra yürüyüşün başlayacağı kamp alanına varıyoruz. Karışıp kaynaşıyor insanlar;şehirlisi ‘hayır…HAAYIRR!...’diye bağırıyor, köylüsü-çocuğu sırtında - ‘‘hormonlu domates gibi çocuklarımız olmasını istemiyoruz’’ insanlar elele yürüyorlar… zincire bir halka da ben oluyorum…

Akkuyu’da pankartlar, sloganlar, şarkılar, kornalı protestolar, sazlı aşıklar, polisler, izciler, dernekler, şortlu bermudalı çevreciler, şalvarlı köylüler. Zincir ilerliyor kopmadan, kilometrelerce…

Santralin yapılacağı yerde jandarma durduruyor; ‘özel arazi’, ‘yasak bölge’. Oyun havaları, ‘Silifke’nin yoğurdu’…ayaklarımızın altında kekikler; onlar da kokularıyla seslerini yükseltiyorlar…’sessiz kalınamaz, kalınmamalı’,‘sessizlik sonumuz olur’… 

Denizkızı hala Taşucu’nda; uzaklara bakıyor ama kimseyi beklemiyor aslında… O, umutları saklı tutuyor koynunda; eylemsiz belki ama belki de ‘oturma eylemi’ yapıyor !Bizden daha kararlı terk etmemek için orayı.

Yolda içilen alelacele demlenmiş bir bardak çayın elden ele koparılan ekmeğin iyot ve kekikle karışmış kokusunu, domatesi, biberi, tekneye eşlik eden uçan balıkların yüzgeç seslerini;beş kiloluk ‘Ağzısarı”nın yediği yosun ve vurgunu…her yanımızı sarıp sarmalayan o süzme, o ‘mis’ havayı…bu yolculukla yaşanan, paylaşılan ne varsa… anlatacak kuşlarıma her şeyi o sularda yüzmüş kalamarın kemiği…dönünce İstanbul’a cebimden çıkarıp takıyorum kafesin kenarına …Ve dolduruyorum sayfaları on yıl öncesinin coşkusuyla…

Şimdiki zamana dönüveriyorum. Kafes bomboş; arkasındaki duvarın soğukluğunu içinden geçiriyor. Oda eski sessizliğine bürünüyor; içim üşüyor. Dışarıdan çekiveriyorum kapısını kendi yalnızlığının üstüne…


Bu yazıyı 6 yıl önce yazmışım ve şöyle bir geriye dönüp bakınca neredeyse 16 yıl olmuş o günlerden bu güne!...


Yazı, 26-12-2005 de “bizimavrupa.com web gazetesi”nde  yayınlandı…



                                       Ne güzel günlermiş..."Tadı vardı geçmişimde" videosu!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder