1 Şubat 2012 Çarşamba

Pencerenin dışı...





Dört bir yana büyüyen Şehrin göbeğindekiler, uç noktalarında yaşayanlar!
12 Ocak tarihli "Emek-Ekmek" adlı yazımda şöyle yazmıştım :




Kış nereden baksanız iki ay daha devam edecek...dışarıda yaşamak zorunda olan insanlara yardım elini uzatalım...
sokak hayvanlarını, barınaklarda uygunsuz şartlarda ve aç olanları , karla kaplı yerlerde bir çok canlıların yiyecek bulamadığını düşünüp onlara yardım edelim...onları yaşatmak için bir lokma eksik yesek ölür müyüz!
Dün akşam geç bir saatte aradığım sevgili Hakan Ertem kardeşim de düşmüş yollara... bir kediyle dönmüş eve ve burada "Beylikdüzü'nde hayvanlar donuyor ve açlar ...şimdi bir şeyler yazıp paylaşayım, bir iki hayvanı besleyip, bir gecelik de olsa içeri alsalar kardır" dedi... sağ olsun yazmış yazmasına da kaç kişiye ulaştı, kaç kişi baktı, okudu, dışarı çıktı ve duyarlı bir vatandaş ve hayvan severden bekleneni yaptı acaba...Dün yine Facebook'ta sevgili İsmet de bir fotoğraf ve yazı paylaşmıştı; sokak hayvanları için duyarlı olmaya çağırıyordu...belki ancak onlarca insan bu konuda birşeyler yaptı ama nasılda müteşşekkir oldu o zavallıcıklar onlara bakıp doyuranlara... yaşamayan bilemez. 
   








Köpekler kışın yağlanırlarmış, o yüzden kedilere göre köpeklerin dayanıklılığı daha fazla ama aç kalmalarını istemeyiz! o zaman direnç düşüyor. En çok üşüyenler her yerde karşılaşabileceğimiz kediler...onu dışında kanatlı hayvanlar yiyecek bulabildikleri sürece kış koşullarına alışıklar...akşam penceremizin müdavimi iki "kumru"muzda kar yağışı altında ağaca tünediler kaldılar, gece uyandığımda dışarı baktım hala orada uyuyorlar ve üzerlerinde bir karış kar var...sabah ilk ışıklarla bir daha baktığımda, uyanmışlar, gerinip, silkeleniyorlardı. Sabah erkenden oğlum Deniz Poyraz ile kedi mamasını kaptığımız gibi sokak sokak gezdik...kapı önündekilere mahalleden bir kaç kişi ile iki katlı bir barınakçık yaptırmıştık, onların keyifleri yerinde...babam ve iki üç kişi daha düzenli besliyorlar. Bu arada sokağımızdaki manolya ağacının yazdan kalan  kırmızı tohumlarını iştahla yiyen baştan karalar, neşeli neşeli ötüyorlardı. Özetle karınlar tok olunca direnç artıyor ve onlar kadar biz de mutlu oluyoruz ..! 



Tuzla civarında Belediye ve hayvan severler ormanlık alanlara da yiyecek bırakmışlar...bu çok güzel! Şehrin doğası içinde de bir çok hayvan; yaban domuzu,  kurt, çakal, tilki, geyik, ayı ve daha bir çok memeli ve kemirgen yaşıyor...ayrıca her gün gördüğümüz, güvercin, kumru, serçe, martı, sığırcık, karga gibi çok bilinen kuşların dışında yerleşik, bölgesel göç yapan bir çok su kuşu; sakarmeke, bahri, karabatak, batağan, kuğu ve ördekler, ayrıca yırtıcılar: şahin, atmaca, kerkenez, doğan gibi...hepsi...her zaman göremesek de İstanbul'un bir yerlerinde kendi yaşam savaşlarını veriyorlar! O zaman ne yapıyoruz: arabası olanlar bagaja, çantası olanlar ya da poşet taşımaktan utanmayanlar içine bir iki parça ekmek, kalmış yemek ya da mama koyuyorlar...ve mutlaka onları verecek karla kaplı bir köşede bekleyen bir iki canlı buluyorlar...tamam mı!

31 Ocak 2012 Salı

nal




















Taşın soğuk yüzünde
Düş tabletlerinde yazan
hüznün dik açısı
Değil
Hemen oracıkta
Bükülmüş
Eksik bir daire
Çığırtkanlar sesiz bu sabah
Güvercinler
Boş uçurulmuş
Yüksek kalelerin gölgesinden
Ilık rüzgar otlara sırtını yastlıyor
O vakit “bu” vakit
Herşeyi unutup
Yeniden doğmanın vakti
Şuursuzca dönen gök kubenin kusursuzluğunda
Salınım
salınım
boşluk özgürlükse
salın o zaman
zaman-sız
nefesin ateşi canlandırsın
hemen oracıkta
örs ve çekiç
çelik yelelerin korlarından çıkıp
yaşam bul
toynağında bir atın...




30 Ocak 2012 Pazartesi

elma...dünya

Elma bir günah nesnesi mi dir? sorusuna verilecek cevabım: "sert ve sulu olanı makbuldür" ...hem de kabuklarıyla, ısıra ısıra yerim olacaktır!. Oysa "elma", Adem ve Havva'nın başına gelenlerden sorumlu tutulmuştur hep. Yaratılan ilk insan Adem ve Havva'nın başına gelenleri şöyle bir hatırlayacak olursak; ilk günahını işleyenler olarak anılmışlar ve elma da bir günah nesnesi olagelmiştir.  Cennette yasaklanan ağaçtan  elmanın kopartılması ya da Havva'nın Ademi elmadan ısırması için ikna etmesiyle "düzen"i temsil eden Tanrıya karşı gelmişler, onun yasakladığı iki ağaçtan biri olan "Bilgelik Ağacı"ndan meyve yiyerek şeytanın safına geçmişlerdir... bunun cezası ise cennetten kovulmak, ölümlü olarak "kaotik" dünyaya yollanmak olmuştur...diğer ağaca gelince "Hayat Ağacı"; işte Adem ile Havva'nın dünyaya indirilmelerinin nedenlerinden biri de bu ağaçtan uzak durmalarını, ölümsüzlüğün sırrına ulaşmamalarını sağlamaktı...onlar "Bilgelik Ağacı"nın meyvesini yiyerek değişim ve dönüşümü başlatmışlardı; edep yerlerinin belirmesine yol açmışlardı; cinsellik-üreme ayrımına varmışlardı.....ölümlü ve günahkar "insan"dılar artık...sorun elma ya da meyve sorunu değildi sorun Tanrısal bilgiye ulaşma isteğiydi...o yüzden elma masum bir meyvedir, tıpkı Havva gibi...



1998 yapımı Garry Ross'un "Pleasantville"-"Yaşamın Renkleri" filminde deki göndermeler hep hoşuma gitmiştir. Sorunlu bir geleceğin söz konusu olduğu dünyadan, doğa üstü bir biçimde bir Tv dizisi içine dahil olan iki kardeş hem kasabayı değiştirecekler hem de kendileri değişeceklerdir.. Dizinin geçtiği kasabadaki gerçekliğin içinde hiç sorun yoktur, herkes halinden memnundur. Siyah-beyaz dünyaları aslında bir tekrar ve inkar üzerine kurulmuştur...bilgiler ve dünyaları kasaba ile sınırlandırılmıştır...kitapların içi boştur...iki kardeşin onların dünyasına getirdikleri bilgiler onları değiştirmeye başlayınca, sistem-düzen bu değişimin karşısında ırkçılık ve vandalizm boyutlarına varan tepkiler verir... öğrendikçe bilinçlenen gençlik ise onları durduracaktır...gayet masumane biçimde yaşanan bir elma kopartma ve yeme sahnesi ve yine aynı şekilde "çıkma teklifi" dışında bir cinsellik keşfedilir ve yaşanır...  gün geçtikçe renklenen dünyalarında   en önemlisi cesaret etmeyi ve inanmayı öğrenirler ve Pleasantville dışında da bir dünya olduğunu...

Gelelim Newton'a... elma kafasına düştüğünde o ağacın altında neler düşünüyordu...tabi ki "genel çekim yasaları"...daldan kopan elma niye yukarı doğru değil de aşağı yere düşüyordu?!...ay ve yıldızlar niye düşmüyordu vs.vb...? gibi ...yeryüzündeki yer çekimi kuvvetini ve  daha  bir çok sorunun cevabı onun başında patladı!...sonuçta düşünüyor ve cevap arıyordu...gökten inen bir vahiy değil sadece kafasına düşen bir elmaydı...

13.yy. sonu, 14.yy başı İsviçre'de yaşadığı rivayet edilen William Tell (Guillome Tell) okçulukta nam salmıştır...o sıralar despot Vali Gessler, şapkasını meydana astırmış ve herkesin o şapkayı selamlamasını istemektedir...Bir gün Vali şapkasını selamlamayan Tell yakalatıp, Tell'in oğlunun başı üzerine koyulan elmayı vuramaz ise ikisini de idam ettireceğini söyler...Tell vuruşu gerçekleştirir, elmayı ikiye böler...bu atışı yapmadan eline iki ok almıştır biri elma için ; ama elma yerine oğluna isabet ederse ikinci ok Vali için olacaktır...bunu fark eden Vali onu hapsettirir...

Masal kahramanı Pamuk Prenses'in taş kalpli üvey annesi kendisinden daha güzel olduğu için onu bir avcıya vurdurmak ister ama avcı onu kandırır ve vurduğu ceylanın kalbini Pamuk Prensesinmiş gibi Kraliçeye getirir. Bir gün gerçeği aynasından öğrenen Kraliçe ormanda Yedi Cücelerin yanında kalan prensesi bulur ve ona zehirli, kırmızı elmalardan birini vermeyi başarır... Pamuk Prenses elmadan bir diş alır, elma boğazına takılır ve onu sonsuz bir uykuya yatırır...devamını herkes hatırlıyordur...

Son olarak elma kurtlarından bahsedeceğim; en makbulü sert ve sulu olanıdır demiştim başında elma için...bir de kurtlu olanı diye ekleyeyim...organik olana, ilaçsız olana kurt girer çünkü...bol elmalı günler!

26 Ocak 2012 Perşembe

Monologlar-Diyaloglar -2--


Ağzımızdan çıkan her söz bizi bağlar...ya inkar edip işi  kaypaklığa dökebilirsiniz ya da sonuna kadar söylediklerinizin arkasında durursunuz cesurca...bazen konuşma sizin kontrol edemeyeceğiniz boyutlara girer, bazen inanmadığınız bir şeyi söyler, savunur durumda bulursunuz kendinizi...bazen de kendi yalanlarınıza inanır hale gelirsiniz... kararlı olmak çoğu zaman işe yarar...en azından kendi kişiliğinizden ve duruşunuzdan ödün vermezsiniz ama  hiç bir yere varamadığınız zamanlar da olur, karşınızdakiyle uzlaşamaz, bir düşüncenizi anlatamaz, kabul ettiremezsiniz... iletişimi bozan o kadar içsel ve dışsal faktör varken ne yazık ki sağlıklı diyaloglardan bahsedemiyorum...ama bildiğim bir şey var: konuşmalar tartışmaya dönüşüp işin içinden çıkılamaz bir hal söz konusu olduğunda; taraflardan biri tam anlamıyla üstünlük sağlayamadığında; iş -aşağıdaki diyalogların sonunda olduğu gibi-sorunu ortadan bir süreliğine  kaldıracak olan tek bir "aktivite"ye kalıyor...
*Aşağıdaki diyaloglar, yaşanmış, yaşanmakta olan benzer olaylar ve kişilerden esinlenilerek kurgulanmıştır.


“İçim üşüyor”diyorum
"benim de" diyor...


Yemek yeni bitmiş…kadın adama “ellerine sağlık” demiştir…sonra sofra içeri, mutfağa taşınır…
y-…”sana kaç kez bulaşıkları lavabonun içine koyma” demedim mi?!
x-sen de koyuyorsun!
y-musluğu fazla açma tezgahın üzerine sıçrıyor…
x-olur… ama evye ve bataryayı yanlış seçmişsin, musluk evyeyi ortalayamadığı için sıçrıyor…
y-ev eski, hiçbir şeyi uyduramıyoruz.
x-eski, küçük ama başımızı sokacak bir yer var Allahtan…bir de kira verseydik nasıl geçinirdik…sen çalışmasan işler sarpa sarıyor ama çalışınca da birbirimize zaman ayıramıyoruz…yoruluyorsun, agresif oluyorsun…
y-agresif diyene bak…sen her zaman saldıracak yer arıyorsun…ben çalışsam da çalışmasam da…hep kendi dünyandasın, hep geçmişinde…hiç düşünüyormusun ben nasıl bir gün geçiriyorum bu nefretlik işyerinde…ne bir insiyatif…ne güzel bir söz…herkes birbirini takmış kafaya…boğuluyorummm!
x-dolu bir geçmişim ve zevklerim olması bir suç mu…sen de bir şeylerle uğraşsan kafayı boşaltırsın…bana bir bak bu güne gelebilmek için çok şeyden vazgeçtim, tüm özel zevklerimi gömdüm neredeyse…bir müzik, bir de balık kaldı ona da kırk yılda bir çıkıyorum çok mu?
y-her akşam gitarla kafa şişiriyorsun ama…bir takılıyorsun bir hafta boyunca aynı şeyleri dinliyoruz! haa.. Bir de eski eşya toplama, bit pazarı falan…unuttun mu?…nereye koyacağız bu kadar ıvır zıvırı…
x- ıvır zıvır dediğin şeyler benim için özel!
(yakıp unuttuğu sigara bitip küllükten kilimin üzerine düşer...kadın da sigara içtiği için bir şey demez,
( x yeni bir sigara yakar)
( mutfak  aspiratörüne daha yakın olan y'ye doğru seslenir…)
x-aspiratörü açsana tüm duman çocuğun odasına doluyor!
y- sen aç o zırzırı…gürültüden başka bir şey yapmıyor…
x- nasıl olsa birazdan tv’nin karşısında uyuyup kalacaksın sorun olmaz
Aspiratörden çıkan motor sesi, rölantide, uzak bir kıyıdan balığa açılan bir teknenin içine götürür adamı…dümen yekesini tumuş, bir yandan midyeleri açıp içlerini süngerin üzerine koymaktadır…Göztepe denilen kayalık bölgeyi kerteriz alıp çapayı hazırlar…oltanın iğnelerini yemler…
xjr-…baba…babaaa Nintendo Wii’nin kablosunu gördün mü?
Motor susar…olta denize inmeden tekne batmıştır…
x- oğlummm! sen bana baba dermiydin…işin düştümü nabza göre şerbet veriyorsun…helal olsun sana
xjr.-nabza göre şerbet ne demek…ben anlamadım…kabloyu gör-dün-mü?
x-annene sor oraları temizleyen o…
(içerden, salondan)
y-kablo yayın kesik galiba…
x- anten kablosu yerinden çıkmıştır…her temizlik sonrası olduğu gibi…
Adam kabloyu bulur ama tv kapılınca Wii yalan olur…çocuk tekrar bilgisayarı açıp "Mine craft" oyununda blog kırmaya devam eder. Adam akvaryumun önünde, kadın kanepede…biraz zaman geçer
Ritüellerden “biri”; “kahve saati” gelmiştir…suskun bir biçimde kahveler içilir…kadın alışkanlıktan fal kapatır.
x-niye kapatıyorsun? Kim bakacak ki?
y-sana ne benim fincanım…ister ters, ister düz koyarım…uğraşma benimle 12 senedir senin istediklerin oldu hep…bundan sonra benimm…
x-açtırma kutuyu söyletme kötüyü…tabii…hıhıı…sen nasıl istersen, neden olmasın
(kendini kasar)
xjr.-annneee…suu!
y-kalk kendin al!
xjr-temiz bardak bulamıyorum ki…makine hiç yıkamıyor…ne zaman değiştireceksiniz…
y- çalışıyor çalışmasına da onun dilinden ben anlarım…dur makine dolmuştu…bir döndüreyim..
(Bulaşık makinesi çalışır…bir türlü su almaz…kadın kapağı açıp zaman zaman içeri çaydanlıkla su gönderir kanepeye döner)
Adam aspiratörü açıp bir sigara daha yakar… kendi kendine konuşmaya başlar…hem bulaşık makinesi, hem aspiratörün sesleri arkasına sığınıp…
Yok oğlum…sen adam olmayacaksın…bile bile lades…kendin ettin, kendin buldun…şimdi otur istediğin kadar düşün…insan ne ile yaşar…hayalleriyle, sevgisiyle…sen nasıl yaşıyorsun…cam kırıkları üstünde…ne uzuyoruz, ne kısalıyoruz…yok yok…kısalıyoruz…sonra “yaşandı bitti saygısızca…”mı diyeceksin…anlayış, saygı falan hak getire…ama her şeye rağmen seviyorum yahu…bu ne yaman çelişki anne!! Annem kendi derdinde… duyar mı ki sesimi?!…şimdi okşasa saçlarımı, “her şey düzelecek oğlum”diye diye bir ninni, bir masal dinler  gibi uyuyup kalsam kucağında…
(Birden elektrikler kesilir…)
xjr’nin bilgisayarı, y’nin Muhteşem Süleyman’ı karanlığa karışır…x’in akvaryumunun ışığı, aspiratörün rölantisi, bulaşık makinesinin aksak deviri hepsi…bir anda susar
x bir mum bulur, yakıp salona geçer
xjr-…hikayelerinden anlatsana…
x-hangisini…elma bahçesinde gördüğüm ufo’yu mu…yoksa teknenin yanına gelen yunusları mı…
xjr.- ufoyu!…nasıldı…yeşil ışık mıydı…şeklini görmüş müydün…kaç yaşındaydın???
y-durun başlamayın…elma getiriyorum!
Hikaye biter…bir tane daha derken xjr. uyur kalır…yataklara yatılır…
y kapısı olmayan yatak odasının kapı yerinde duran açık perdeyi göstererek…
y-kapa da gel!
x-uykun gelmedi mi?
y-fazla konuşma da gel…kaçırıyorsun bak!
Perde kapanır odada sesler yorganın altında boğulur… hafif kıkırdaşma ve gülüşler kesilir…biraz sonra derin solumalar kalmıştır koca günden geriye…
  

Monologlar-Diyaloglar -1-


Ağzımızdan çıkan her söz bizi bağlar...ya inkar edip işi  kaypaklığa dökebilirsiniz ya da sonuna kadar söylediklerinizin arkasında durursunuz cesurca...bazen konuşma sizin kontrol edemeyeceğiniz boyutlara girer, bazen inanmadığınız bir şeyi söyler, savunur durumda bulursunuz kendinizi...bazen de kendi yalanlarınıza inanır hale gelirsiniz... kararlı olmak çoğu zaman işe yarar...en azından kendi kişiliğinizden ve duruşunuzdan ödün vermezsiniz ama  hiç bir yere varamadığınız zamanlar da olur, karşınızdakiyle uzlaşamaz, bir düşüncenizi anlatamaz, kabul ettiremezsiniz... iletişimi bozan o kadar içsel ve dışsal faktör varken ne yazık ki sağlıklı diyaloglardan bahsedemiyorum...ama bildiğim bir şey var: konuşmalar tartışmaya dönüşüp işin içinden çıkılamaz bir hal söz konusu olduğunda; taraflardan biri tam anlamıyla üstünlük sağlayamadığında; iş -aşağıdaki diyalogların sonunda olduğu gibi-sorunu ortadan bir süreliğine  kaldıracak olan tek bir "aktivite"ye kalıyor...
*Aşağıdaki diyaloglar, yaşanmış, yaşanmakta olan benzer olaylar ve kişilerden esinlenilerek kurgulanmıştır.


“İçim üşüyor”diyorum
“Mutsuzsun”diyor…


Y-Seni mutsuz eden şeyleri hiç var olmamışlar gibi unut...
(X sesli düşünüyor, bize anlatıyor...)“Seni de mi?!”diyorum... istemeden…
 o mutsuz etmiyor, aslında mutsuz eden onunla olamamak...“Mutlu olman için başkalarına ihtiyacın yok” diyerek kendi kendine yetmeyi öğrenmem gerektiğini söylüyor…Yazık  ki beni yeterince tanıyamamış...Tanısaydı bilirdi; bu oyunu oynamaktan yorgun düştüğümü çocukluğumdan beri...Sevdiğimi söylüyorum onu her şeye rağmen
Söyleyemediğim zamanlar belli etmeye... kaçak bakışlarla
“Sen herkesi ve her şeyi sevebilirsin ama senin asıl sevilmeye ihtiyacın var”diyor Y…
“Ya sen” diyorum ?! “o zaman sen de sevmiyorsun beni...
Yalan mı?”
İnkar etmiyor sevmediğini ama sevdiğini de söylemiyor Y…Bir sigara yakıyor
Kibritin kava sürtünüşü yırtıyor suskunluğu
Sonra gri mavi duman
Silikleştiriyor yüzlerimizi
Bana da bir sigara yakıp veriyor…
Y-Seni sevmemem gerekiyor. Başlarsa bir gün biter...Hem de hızla koşar her şey sona doğru…En güzeli bunu hiç yaşamamak
X-O zaman kimseyi sevemiyeceksin ya da sevecek kadar tanıyamıyacaksın...
(Beni bastırmaya çalışıyor...)
Y-Hem ben çok uçarıyım…Sıkıntıya gelemem başka birine kaçar sığınırım
Beni idare etmek zordur...taşımak...Sen alıngan hem de kıskançsın buna dayanamazsın”
X-Olsun varsın eğer beni gerçekten seversen, benim gibi başkalarını da sevmen sorun değil dersem ...  ya bitmesini kimse istemez güzel bir ilişkinin ama korkunun da ecele faydası yok dersem... bunun gibi bir çok açılım yapabilirim…
Y-Evlisin, çocuklusun...
X-Ne yani daha önce birini sevmiş olmak hep seveceğim ve başkasını sevemem demek mi?
Y-Benden çok yaşlısın
X-20 yaş fark çok mu?
Y-Ne inatçısın “hayır” diyorum bu “iş” olmaz
X-Peki niye böyle bir şeye inandırdın beni!...yoksa ben mi kendimi kandırdım?!
Y-Tabi ki sen...
X-Yani sen bana hiç pas vermedin, gidip gelip sevgiye aç bir bir kedi gibi sürtünmedin...hem de en olmadık zamanlarda...tabi yaa ...böylesi “oyunu” daha da heyecanlandırıyor...öyle değil mi?
Y-Sana öyle gelmiş...sen öyle hayal etmişin ya da öyle görmek istemişin...oyun moyun yok...
Ben senin dostunum
X-İnsan dostuyla fransız gibi öpüşür mü?
Y-Sana olan sevgim farklı tamam mı sana saygı duyuyorum...bırak öyle kalayım...sen de saygı duyduğum o insan olarak kal...hıı!
X-Şu an için daha fazla tartışmayalım ama bu konunun kapandığını düşünme...
Y-Yoo.. tartışacaksak tartışalım ve bu “iş” sonlansın
X-Ne işi..!ne kadar garipsin…bir anda savunma kalkanlarını açıyorsun ve duygusuz, mekanik bir tavırla herşeyi kontrolünün altına almaya çalışıyorsun
Oysa ki beni derinlerden çıkan  gözlerindeki o ışık nasılda heyecanlandırmıştı ...yeniden bu duyguları hissedebilirmiyim derken kaptırıp gitmişim kendimi sana
(....biraz suskunluktan sonra)
X-Yoksa şu bizim uçarı kızımız sorumluluk almaktan mı korkuyor; sevdiğini söyleyerek
Yoksa işin cinsellik boyutundan mı-nasılsa er ya da geç oraya varacak diye-kaçıyor…
Kendi kendime yetebilirim elbet mekanik bir şekilde yasak savarak...”çeki elden bozdurmak” diyorum ben buna.. ama bunlara gerek var mı!?...orta okul öğrencisi değilim ki...hem
sevilmeyecek kadar da çirkin...
Y-Peki...peki beni bastırdın…Ne de olsa tecrübelisin bu konularda.
X-İltifat ediyorsun ...sen de hiç fena sayılmazsın hele şu son” ikisi”yle aynı gün peş peşe yaşadıklarından sonra tecrüben artmıştır
...
Y-…O zaman şöyle yapalım önce temel ihtiyaçları giderelim ...bir gevşeyelim...baktık ki içten de geliyor; o zaman ismini koyarız!
X-Vayy...demek öyle! ...şimdi de benim inanasım gelmiyor.
Y-İnan...inan...inandığın şeyler için savaşmalısın
X-Ne yani şimdi de rakiplerim olacağından, savaş, yarış vb.den mi bahsediyorsun?
Y-Kadınların hoşuna gider paylaşılamamak…
X-Erkeklerin de... madem sen kızıştırıyorsun...ben de boş mu duracağım!
Bu arada cinsellik demişken biliyorum ne zaman cinselliği yaşamaya başlarsan aşktan bir şeyler eksilir... özelliğini kaybetmeye başlar..sanırım bunu sen de biliyor ve madem öyle “başlasın” ve “sona doğru daha hızlı koşsun” diye düşünüyosun…
Y-Ne kadar paranoyaksın. İsrar ettin, susturdun, bastırdın...ikna ettin hala konuşuyorsun
Sus artık...sus…
(bir el odanın ışığını söndürür...hafif kıkırdaşma ve gülüşlerle… dik ve durgun siluetler yatayda  hareketlenir vs.vb...)

25 Ocak 2012 Çarşamba

"özgürlük"-"hayyaaa..."


O doğduğundan beri özgür bir "Şahin"di...onu gördüğümde kafesin içinde yaralı ve esir...1992-93 yılıydı onu gördüğüm yer Yenicami önü...ihtiyar adam akşam eve iki lokma götürmek zorunda...cebinde sadece banliyö bilet parası var...hava kararmak üzere...ve iki simit parasına kurtarıyorum bu canı...kafesin içi fare kemikleriyle dolu...belli ki yiyecek olarak fare verilmiş ama Şahin çok bitkin...kanatları lime lime olmuş avcıların tüfeklerinden çıkan saçmalarla...2-3 ay ciğer, tavuk ciğeri yiyerek ve kafesin dışında, evin içinde biraz daha özgür oldu...sonunda kendini toparladığını düşündüğüm bir gün Çekmece gölü civarında doğaya ve özgür yaşama uğurladım...90'lar...Hi-8 videoları kurtarmaya devam...
Özgün müzik: "hayyaaa..." Cüneyt Gök

24 Ocak 2012 Salı

..."onun arabası var..."..."otomobil uçar gider..."





Hiç araba merakım olmadı...yere sağlam basmayı ve "toplu taşınma"yı tercih ettim. Eskiyi anlatmaya başlayınca babam, mutlaka mahalleye bir araba geldiğinde tüm çocukların peşine nasıl takıldığını anlatır. O zamanlar parmakla sayılacak kadar araba varmış İstanbul'da...ben de kenarından köşesinden hatırlıyorum o koşturmaları...sonra 70'li yılların sonuna doğru Dodge, Desoto gibi kırmızı renkli kamyonetler, sokak  bakkallarına ekmek taşımaya başladı  ve parke taşlı yolda takırdayarak gidip gelen teneke at arabalarının yerini aldı...parke taşlı yollar da asfalt oldu ...işte o zaman koşuşturmalar, arkadan asılmalara dönüştü...hepsi de asılanın farkında, hiç hız kesmezdi...eee.tabii düşenler olurdu çoğu zaman...


Anadol, Murat 124 öncesi hep Amerikan klasiklerini görmeye alışmıştık..Taksi, dolmuş derken hala ayakta olan modelleri görünce ne kadar da dayanıklılarmış diyorum...şimdilerde dönem dizileri sayesinde yeniden karşılaşıyoruz. "Yerli otomobiller" biraz daha dayanıksız oluyordu...cam elyafından kaportayı (Anadol'da olduğu gibi) çeşitli hayvanlar yiyebiliyor, küçük bir darbede kırılıp çatlıyordu...o zamanlar başlamıştı park sorunu! Mesela kırsal bir yerde park halindeki bir Anadol'u yerlerken gördüm iki ineği...inekden daha meraklı olan keçilerde vaktinde ne geviş getirmiştir Anadol'u tırtıklarken...bir de kediler var onlarda çok gezen tekerleklerin taşıdığı farklı kokuların peşine gelir, küçük kediler soğuk akşamlarda motorun sıcaklığına tav olurlar, lastik üzerinden içeri sızıp sonra da çıkamayınca ciyakk ciyak bağırırlardı. O geniş Chevrolet'lerde  Belgrad Ormanına gittik. Taksi olarak onlar işliyordu. Taksimetreler dışarda ve üzeri damalıydı...
Tv reklamları araba satışlarını körüklüyordu"Otomobil uçar gider..."diye
80'lerde ise Mustafa Sandal..."Onun arabası var" dedi...


Delikanlı olunca, mahalleden Renault arabası olan arkadaşımın ağabeyini içinde müzik dinleyeceğiz diyerek kandırıp arabayı  kaçırırdık. O zamanlar kenara park etmiş bir Renault görseniz, hız kontrolüne yatmış bir polis arabası zannederdiniz. Biz de izbe bir yere çeker yoldan geçen diğer arabaların bizim aracı görünce birden yavaşlamasıyla eğlenirdik. Bir kaç yıl içinde yazlıkta yeşil Mercedes ile tanıştık...Kuyumculuk yapan arkadaşımın ailesinin arabası, yine ağabey kontrolü ve refakatinde, ilk aşklarımızı konuşup, teybinde "Gülden Karaböcek,, Ferdi Özbeğen, Ümit Besen ile "Nikah Masası","Dilek Taşı"ile ilk efkarlanmaları yaşadığımız yer oldu... "King Crimson'dan  "Epitaph ve İlhan İrem'den "Anlasana"...bu liste uzar gider...Arkadaşın ağabeyi kıyak yapar, Samanlı Köyü yoluna girip gaza basar ve köprü yolunda rampaya hızla girince kısa süreli bir uçma yaşardık...80'li yıllardı Hasan'ların Peugeot'yu sonraki yıllarda Ford'u dereye götürüp yıkar bu arada bir sürü balık ve su yılanı görürdük...
Yıllar sonra eşimin isteği üzerine iki defa araba sahibi olduk...Hyundai  tramvayın yolunda ilerlerken triger kayışı koptu ite ite son anda paçayı zor kurtardık...sonra kapının önünden çaldılar...bulunması için gittiğimiz karakolda A-4 kağıt, fax toneri gibi temel ihtiyaçları karşıladık...araç bulunduğunda perişan haldeydi ve bagaj karakolun önündeyken darbe aldığı için açılmıyordu...ertesi sabah teslim almaya gittiğimizde bagaj açılmış ve yılların kolleksiyonu kasetlerim, olta takımım gitmişti...tabi bir önceki gece içinde gördüğümüz paspaslar da...sonraki araç Opel'di, siyah ve spordu... bir ara ben bile sürüş talimleri yaptım...sonra ödemeler zorlaşınca onu da sattık...en güzeli böyle!...ne ilginçtir! canlı bir varlık olmamasına rağmen duygusal bir bağ kurulabiliyormuş bir arabayla...ama doğru ya bundan kat be katını; içten takma 4'lük Köhler'iyle teknemi özlemiyor muyum?!... geçmişi hatırladıkça duygusallaştım yine...sonuca gelelim : her şey fani...petrol de tükeniyor...yaşasın güneş enerjisi ve elektrik şarjlı arabalar...çevre dostu, trafik dostu araçlar ve yaşasın tüm bayan sürücüler; özellikle Ankara'lı olanlar.!.