19 Temmuz 2018 Perşembe

Kaybetmek ve Bulmak Üzerine...




Herkesin ortak dileğiydi bu dünyadan
Kırıntılardan çok lokmalar...
Kırıntıları kuşlar yemişti zaten
Dönüş yoluna serptiğim
Bir zamanlar...

Kendimi kaybetmiştim. Daha henüz kendim olamadan.
Elli üçünde bir adamdım şimdi
Henüz kendimi bulamadan
Kocaman bir adamdım
Göz alabildiğine bir ıssızlıkta  gözleri olmadan...


Çelişki dolaşıyordu tenimde
Geçti aslında konuşmak için
Belki de erkendi!?
Biriktirdiklerimim hiç saymadan
Yeter miydi kelimeler bir cümle kurmaya
Bir ağacı anlatan...

Sesi çıkmıyor sandım henüz hiç bir şeyin.
Ya da duymuyordum tıpkı hiç tanımadığım gibi bir sesi
Oysa çok zamandır buradaydım
Biliyor olmalıydım nadir bir ötüşü
Narin bir gülüşü...

Mümkün mü?
Öncesi olmadan sonrası...
Yüzüm yoktu; yüzümde ne bir ağız, ağızda  ne bir ses...
Belki de yeniden çizilmek için
Silinmişti tüm bunlar
Belki de hiç çizilmemişti
Ya hep oradaydı
Ya da sıradaydı


Üç karış boyum vardı bir yaşında bir ağaçtan kısa
El, kol, ayak ve diğerleri bulmuştu yerlerini  zamanla ama yüzüm yoktu hala
Lüzum da yoktu belki de. Sıradan bir yüz yerine hiç olmaması daha iyiydi ya!
Elle dokununca bilmediğim için belki de tanıyamıyordum.
Ya da vardı ben göremiyordum suyun aynasında.

Dokunuyordum görebilmek için sadece.
Hiç bilmediğim şeyleri
Kaydediyordum önce
Sonra kaybediyordum bilmediğim için hiç...
Var olsalar da asla benim olmadılar
Zaten ne isimleri, ne şekilleri oldu bir daha
İçimde  öylesine bir his
Hep oradaydılar da sanki bir ben yoktum.


Kendimi kaybetmiştim. Daha henüz kendim olamadan.
Kocaman bir adamdım şimdi kendimi bulamadan
Kocaman bir adamdım
Göz alabildiğine bir ıssızlıkta  gözleri olmadan...


Belki de yeniden çizilmek için
Silinmişti tüm bunlar
Belki de hiç çizilmemişti...


Fotoğraf: Cüneyt Gök-Ekinlik Adası


5 Nisan 2018 Perşembe

"Isırık"



Bazı kelimelere aşıktım...bazılarına alışık...hele hele fonetik tınılar, şiirsel imgeleri; beni bir kapıdan içeri alıp kaybolmamı sağlayanları düşündüğümde geri dönmek istemezdim...yeni yolculuklara çıkar, daha çok okurdum yeni kelimeler bulmak için... 


Su Kıyısında İki Gemici
I
Bir balık vardı kalbinde;
Çin denizlerinden getirmiş;
Ufacık, gelir geçerdi bazen
Gözlerinin içinden.
Gemici idi ama unutmuştu
Meyhaneleri, portakalları;
Gözleri suda.


II
Ötekinin sabun vardı dilinde;
Yıkadı sözlerini, sustu
Dünya dümdüz, deniz dalga dalga;
Yüzlerce yıldız ve gemisi;
Çeşmeler görmüştü Roma’da
Ve yanık yüzler Küba’da
Gözleri suda.
Lorca'dan...


Örneğin Yaşar Kemal 'i okurken "Yaşar Kemal Sözlüğü" gerekirdi; öğrenirdim...her öğrendiğim kelimeyle "meneviş"lenirdim*.
*(Bir yüzeyde renk dalgalanmaları oluşmak, harelenmek)
Sahaflardan aldığım kitapları, okuduktan sonra İstanbul Üniversitesinin kapısında satardım. Günde bir kitap satabilmek için beklerken bir kitabı daha okur bitirirdim.

İsimlerin anlamlarını araştırırdım, bazıları o insanlar ile öylesine uyuşurdu ki... anne-babalar daha çocuğun huyunu-suyunu bilmeden nasılda bu isimleri yakıştırıvermişler diye düşünürken diğer taraftan  da"acaba çocuk ismine göre mi kişilik geliştiriyor "diye kafama takılırdı.

Her isim için bunu söyleyemem. Mesela Şükran ismini ele alalım; Şükran güçlü bir isimdi. İyilik bilme, gönül borcu, minnettarlık anlamında hem kadın, hem erkek ismi olarak karşıma çıkıyordu. Ama bu Şükran bence kadındı. Bazı isimler isimden çok hikayelerdi... Bu ismin altında acıklı bir hayat hikayesi vardı. Her şeye rağmen şükreden biri olabilirdi iyiliklerinin karşısında  acımasız bir dünya ve kıymet bilmez insanlar...

Babamın adını İlhan koymuşlar...
İlhan: İmparator... İran Moğollarında hükümdarın unvanı.
Mahallede ise ismi Fikret olmamasına rağmen Fiko-Figo-Piko gibi bir lakapla çağrılırmış. Anlattığına göre Arnavut kralının ismiymiş. Ama ben sadece "Zogu"yu biliyorum!
Babam ne yaparsa yapsın benim üzerimde ağabeylerim üzerinde olduğu gibi bir "hükümdarlık" kuramadı. Ama benim gözümde güçlü, kuvvetli ve her şeye muktedir biri olarak şekillendi. İstese hiç bir neden yokken bile dövebilirdi..."muktedirdi" ama belli bir yaşa kadar dövebildi...
Kalkan tokadını havada yakalamıştım...bir kalp spazmı geçirdi...
Yaşlandıkça çocukluğa geri döndü; hem fiziksel, hem ruhsal olarak...yanında ailesi vardı ama eskisi gibi kalabalık değildi o aile ve yalnızdı tıpkı plasenta içindeyken olduğu gibi... yatağında üç aydır  yapayalnız...konuşmuyor...konuşmayı henüz bilmediği o dönemlere dönüyor sanki...gözlerini açamıyor, annem yattığı yerden onu besliyor, altında sürgü-bez...hayatın düalitesi işte!
Babamın babası Baha Bey yarbaymış...subay racon ve karizması altındaki kalbini pek gösterememiş çocuklarına... babam da çocukluğunda emir ve komuta zinciri altında babası tarafından kontrol manyağı olmamak için sokaklara dayak yeme pahasına kaçar serserilik yaparmış... o yıllarda nereden bilecekti sonra o da babası gibi bir baskı sistemi kurmaya çalışacağını bizim üzerimizde...Ama şurası bir gerçek ki genetik olarak baba tarafından birkaç tahtası eksiklerin istatistiki olarak hatırı sayılır bir rakamda olması düşündürücü! Sinir hastaları, saldırgan ve takıntılılar ailesi...bize de bulaştı bir miktar ister istemez.

Oğlumun ilk hecesi "ba" oldu...ikincisi de...iki defa "ba"yı duyabildim birbirlerinden ayrık olarak...16 yıldır beni "Cüneyt" diye çağırıyor.
Kendi ismimi soracak olursanız Cüneyt : Küçük asker, askercikcik anlamında.   Beylikler döneminde Aydınoğulları soyunun en son temsilcisi olan beyin adı.
Küçük büyük farketmez savaşçı olduğum kesin... nelerle savaştım, savaşıyorum ama babam bu ismin isim babası değil. Halam o yıllarda hayranı olduğu Cüneyt Arkından dolayı bu isimde israr etmiş ve Birdal, Gürdal'dan sonra dal olayı bitmiş!
İsimler açıklanması gereken bazı bilgiler içerir."Samatya"örneğinde olduğu gibi: Yunan dilinde "Psomatia"...Kumsal anlamındaki bu kelime uzun yıllar yaşadığım yer oldu İstanbul'da...Bizanslılar deniz dalgalarının çok fazla kum yığmasından dolayı bu sahillere Psomatia adını vermişler...zamanla ağızdan ağıza kelime Samatya 'ya dönüşmüş... Değişim ve dönüşüm hayatın içinde ve şu günlerde yoğun biçimde bizimle!


Samatya; güzel kumsalım!

boğuluyor alfabem
camı açılmayan ofislerde
kahve üstüne kahve
altına "üzümlü" diye aldığım
"hüzünlü" kurabiye
hangi yer
hangi zamanda
kaşla göz arası
kaybettim düşlerimi?
tiftikleniyor saçım
boş bir kuş yuvası
cevapsız sorulara
nispet
içten içe bekliyorum
çıkıp geliverse aniden bir dost
iki lafın belini kırsak
heyecandan yerimize oturamasak
eski günlerin dümen suyuna girip 
Samatya'dan midye çıkarsak
güvercin uçursak terastan
Yedikule'den
bazen çilingir sofrası
bazen ekmek arası
gözlerimizdeki eski ışık 
ilk aşkları imkansızlıklar
güçlendirirdi
oysa şimdi örselenmiş ve
kredi kartı borçlu
kaybettim düşlerimi
hangi yer
hangi zamanda?!
kaşla göz arası...




Bizim kelimelere, isimlere yüklediğimiz anlamlar ne kadar derinse biz o kelimeler karşısında sığlaşırız. Aciz kalırız...
Hayat bizden ısırıklar alıyor...bir ısırık...bir ısırık daha...önceleri biz ondan beslenirdik...o hiç tükenmeyecek kadar büyük ve zengindi...ve hevesliydi bizi büyütüp adam etmek için...kendini kendi kendine yenileyebilirdi sürekli...
Şimdiki zamanın geçmişinden geleceğine giden yolda hiç bu anı...bu zamanın tam anlamıyla duyumsayarak, farkına vararak yaşayamıyoruz.
Ölüm, zaman ve sevgi
hepsi kutsal ama hepsi sizi yutabilir!
ZAMAN ve SÜRE...
Khronos... zaman; tüm var olanların birbirinin yerini alarak zincirlendikleri sonsuz süre.Tempo...tempus, dehr, devir....
Zaman daralır, genişler, süre başlar ve biter, vakit vardır , dardır ya da yok, boş ya da dolu...
"Süresiz"in bitişi bilinmez, kum saati çevrildiği tarafa doğru dolar...zaman daralır ve genişler mekansal-zamansız...
"yaşam" kelimesi en derin olan kelimeymiş gibi görünüyor ve içinde ölümü barındırıyor...ve içinde herkesin yaşam süresini...ölüm ise; son ısırık...
Bizim kelimelere, isimlere yüklediğimiz anlamlar ne kadar derinse biz o kelimeler karşısında sığlaşırız. Aciz kalırız...

2 Kasım 2017 Perşembe

Düşünce Kuşu



...eski bana bir kala
asılı kalıyor sözler
 havada
 yaprak döken ruhumun
 ağaçlarına tünemiş 
çıplak gerçekler
uçurumdan aşağı
fütursuz
gülüşler 
ütüsüz
sayfalar boş
yelkenler rüzgarsız
güvertede tayfalar aylak
küfürler ediyorum
denize değil 
ama
denize doğru
bu kez
benden önce
zemberek kuruyor beni
geriliyorum
sakınmadan kendimden
eski bana doğru
ilerliyorum
eski bir şarkının nakaratı
babamın "Seiko" kol saatinde
sapık tiktaklar
dedemin tıraş fırçasından 
dökülen kıllar
"düşünce kuşu"
uçuyor yine
benden uzağa
özgürlüğünü çalıp
bir suç işliyorum


geri almak için
kelimeleri
alınca
bir başka suç daha...

19 Eylül 2017 Salı

"eğer deniz derin gelirse..."




gel git
geliyor ve gidiyor
bir bakıyorum bileklerime kadar sudayım
bir bakıyorum çok uzağındayım
güven olmaz derler ya
hem denize
hem kadınlara
gelgitleri fazla!

ağır bedenler
şimdi
soluksuz
benzersiz
duru bir nehir düşünde
kaybolmak için
içinde
denizden daha iyidir
eğer deniz derin gelirse
diye
...
lacivertin göbeği
fırça değmemiş
ham hali
boğuyor beni
bir resmin
en derin yeri
en iyisi sığlıklar
bir yengeç için
olduğu kadar
...
çiğ bir ışık altında
güvertede
beyaz örtülü bir masada
boş tabaklar
avutur gibi
söyler
sanki sessizlik
ruhuma pembe yalanlar
avutur gibi
sankisizlik
sanki
içine daldığın kadar
sarmaşıklı bahçelerde
işler karışık
artık
ve
oysa
...
düşünüyorum
yine de dönüşüyorum
gibi ve benzeri
mesela
benden
mesela günlerden
hiçlik
yer çekiminde
evrenin
...
ve ağırlaşıyor bedenler
soluk
günlerde
benzersiz
duru bir nehir düşünde
geçirgen
hafif
soluksuz
....
içten bir şekilde
kaybolmak için
içinde
...
eğer deniz derin gelirse
diye...

16 Haziran 2017 Cuma

Parabolik Muvazene-y=ax2+bx+c, etki-tepki vb.vs ve bir sürü şey daha ...





Bir düzlemde alınan sabit bir "d" doğrusu ile sabit bir "f" noktasından eşit uzaklıktaki noktaların geometrik yeri diye başlarsak olay farklı bir noktaya gider... 
"Kat'ı mükâfevî" yani Parabolik diyelim orada kalsın şimdilik.

"Muvazene" kelimesi  ise çoğunlukla akıl dengesi ile ilgili "muvazenesini kaybetti" örneğinde olduğu gibi ve benzeri kullanılır ki "kimsenin zihinsel ve duygusal uyumu bozulmasın" dileklerimi de buradan ileteyim. Ne yazık ki bu konuda -sadece kendi açımdan değil çevremdeki insanlar açısından da- bu tür belirtilerin arttığı günlerdeyiz. Durup dururken ağlamaya başlamam yaşlılık belirtisi olabilir ama biriken mutsuzlukların, kaybedilen dengelerin bir sonucu da olabilir. Hepimiz kendimizce dengeler kurmaya çalışıyor ya da kurduğumuzu zannediyoruz. Yanılıyoruz!

İki cismin karşılıklı olarak birbirlerine uyguladıkları kuvvet her zaman eşit ve zıt yönde olursa denge oluşur....Dengeyi istemek güzel ama dengenin şartları içinde zıtlığın olması düşündürücü. Dengeler hassastır; biz insanlar gibi. Uzatmadan asıl konuya geçelim.


"Tarih tekerrürden ibarettir" ... farklı zamanlarda aynı olmasa da benzer olayların akışıdır tarih; dolayısıyla ben de zaman zaman eski yazdıklarıma dönüyorum.
Dün Esentepe- Gayrettepe arasında yolun kenarında yaşlı bir teyze gördüm. Beline bağlı çantasından dışarı uzanan Türk Bayrağı, üzerinde bir çok Atatürk rozeti ile yorgun , yaşlı bedenini koltuk değneklerine yaslamış,sırtını yola ve trafiğe dönmüş bir "yaşlı Cumhuriyet çocuğu"...Ona bakarak geçtim...göz göze gelemedik; zira karşıda bilemediğim bir noktaya odaklanmış öylece duruyordu gözlerini kırpmadan. Bu herhalde bir tepki, bir protesto dedim. 
Geçip geride bıraktığım yolu gerisi geri yürüyüp yanına gittim.

-Affedersiniz! İyi misiniz? Sizi öyle görünce...
-Gayet iyiyim
-Sırtınızı  caddeye dönmüşsünüz. Karşınızda da bir bina var ama ona da bakmıyorsunuz!
-Yüzümü nereye dönersem döneyim ben görürüm, nereye dönmek zorunda kalırsam kalayım ben istediğimi görürüm.
Yeter ki görmek iste!

O son cümleyle göz göze geldik ve bir süre sustuk. Başımı yukarı aşağı sallayıp gideceğim yöne doğru yürüdüm...
Görmek ve görebilmek işte böyle bir şey. Gözler ve bellek gördüklerimizin yükünü ve sorumluluğunu taşırken. 
Göremediklerimizi hayal ederiz. Bu da bir çeşit denge kurma amaçlı olabilir!
"Adalet" kısmına gelince dünyanın adaletli bir yer olabilmesi pek mümkün görünmüyor. Çünkü insanlığın çivisi çıkmış, nefret göbek adımız yapılmış, herkesin sadece kendini düşündüğü bir dünyada mümkün değil!
Sitem ettiğimizde, isyan ettiğimizde "adaletin bu mu dünya" deriz.
İnsanın kanunlar ve yargı sistemi  dışında adaleti arayacağı her mecra olayları kontrol dışı ve çözümsüz bırakabilir. Demokrasi varsa düşünce ve görüşlerini elbette söyleyebilir, paylaşabilir...Ama ya sistemin adil olmadığı bir oluşum söz konusuysa; işte o zaman insanlar yargının bağımsızlığı için mücadele etmeleri de söz konusu olur. Dengeler  hassastır; kurmak, korumak ve herkesi memnun etmek zordur.

"Adalet", kimilerine göre "Cesur ve Güzel" dizisinde baba Korludağ'ın eczacı karısının adından öte bir şey değil işte! 

"17 Aralık 2013 Salı" tarihli blog yazımda Paul Eluard'ın "Asıl Adalet" şiirini paylaşmıştım. Yine paylaşıyorum.

ASIL ADALET

İnsanlarda tek sıcak kanun,
üzümden şarap yapmaları,
kömürden ateş yapmaları,
öpücüklerden insan yapmalarıdır.

İnsanlarda tek zorlu kanun,
savaşlara, yoksulluğa karşı
kendilerini ayakta tutmaları,
ölüme karşı yaşamalarıdır.

İnsanlarda tek güzel kanun,
suyu ışık yapmaları,
düşü gerçek yapmaları,
düşmanı kardeş yapmalarıdır.

Hep var olan kanunlardır bunlar,
bir çocukcağzın tâ yüreğinden başlar,
yayılır, genişler, uzar gider
t"a akla kadar.

 Paul ELUARD(Eugène Grindel)
 Çeviren : A. KADİR


*Asıl Adalet" şiirini yazan Paul Eluard 
da bir adaletsizliğe kurban gitmiş...
Yazar, savaş sonrasında önce Dada hareketine, sonra da gerçeküstücü akıma aktif olarak katılmış,1929  yılında Dali'yle tanışan karısı Gala, Éluard'dan ayrılmış...Paul Eluard, hem aşk hem de devrim şairi olarak 20. yüzyılın en büyük Fransız edebiyatçıları arasında gösterilir. Zülfi Livaneli de "liberté" şiirini "Ey Özgürlük" olarak bestelemiş, dilimize bir marş gibi dolamıştı...Gala'dan ayrılınca "eyy özgürlükkkkk" dese de paçayı 1930'da, Nusch adını vereceği Maria Benz'e kaptırmış,1934 yılında da evlenmiş... 

4 Haziran 2017 Pazar

"Kaos"taki örüntü-1-

Hayatın bir illüzyon olduğunu söyler dururum...sonra bir gün bir baktım Einstein zaten bunu  çoktan söylemiş... Çok mutlu oldum onun gibi düşündüğüm, kafa yorduğum için... ama  bazı şeyleri bilmek ne fayda sağlıyor diye sorduğumda kendi kendime pek bir yere varamadım. Var olmayla ilgili çocukken her nesneyle ilgili sorduğum soruda dünyanın varoluşundaki gizeme takılır kalırdım. İnsan yapımı olanları anlamlandırırken doğal olanların varlığını çözemezdim. Sonra varlığını çözmeyi bir kenara bırakıp güzelliklerini seyre daldım. İşte hayat o zaman anlamlı hale geldi. 

Evrenin en anlaşılmaz özelliği, onun anlaşılabilir olması”dır.  Bir kum tanesinin sırrını çözmeyi başarsaydık, bütün dünyanın sırrını öğrenmiş olurduk.“Evreni daha da anlaşılmaz yapan, bir parçası ile bütünü anlatabilme özelliğidir”
Einstein

Mevcut bilgi birikimimizle öyle sorunlar yaratırız ki aynı birikimimiz bu sorunları çözmemize yetmez.Evet! Hayat organiktir...organik olan bir şeyin kesin kalıplarla, formüllerle açıklanması beklenemez. Fiziksel yasalar ne kadar basit olursa olsun sonuç o kadar rastlantısal ve karmaşa doludur ki bu da sürprizlere her zaman hazır olmanız anlamına gelir. Siz bir eylem başlattığınızda başka bir düzeni bozmuş olmanız bile mümkündür; doğada bir taşı yerinden kaldırdığınızda yerine tekrar koymadığınız zaman olduğu gibi... Tam aksine bir şey için çabalamadığınız zaman çabaladığınızdan daha fazla ve hızlı biçimde sonuca ulaşmanız da mümkün. 
İnsanoğlunun ömrü "hayatı anlamak ve anlamlandırmak"la geçer.  Her şeyi excel tablolarına uygulayamazsınız. Hayatı da... Hayatın belli bir düzeni ve sistemi olsa da  her zaman sistematik bir biçimde ve  istikrarla ilerlemez. Kesin sonuçlar, mutlak doğrular hayatın işleyişinde sürprizlerden, randomize sorun ve sonuçlardan çok daha azdır. Yani organik hayatın belirsizliğini yüz yıllardır belirli bir yapı içinde açıklamaya çalışanlar hep bir noktada tıkanır;  "Kaos".

Düzensizliğin de içinde bir düzen olduğunu düşünürüz...çünkü her şeyin kontrol edilebilir, öngörülebilir ve bilinir olmasını isteriz hayatımızda...Sürprizleri severiz ama nedense hazırlıksız yakalanma fikri de bizi rahatsız eder nihayetinde...
Kaos kuramı, kaos teorisi veya kargaşa kuramı; yapısal olarak bir fizik teorisi ya da matematiksel bir tümevarım değil, fiziksel gerçeklik parçalarının bir bütün olarak eğilimini açıklamaya yarayan bir yöntemdir. Düzen düzensizliği yaratır. Düzen düzensizlikten doğar. 

Düzenin anlayamadığımız hali midir kaos ya da düzensizliğin içinde de bir düzen var mıdır?
Oluşan, ulaşılan her yeni düzende bir ressamın araştırma çizgileri çizerken ki haline benzer bir arayış söz konusudur; bu her sabah rüzgarın tüm yönleri şöyle bir yoklayıp sonra tek bir yönden esmeye başlaması gibidir. İşte o arada eski düzen ile kurulan yeni düzen arasında değişim ve geçişte kesişme noktalarında kısa süreli bir uzlaşma, uyum süreci yaşanır; bir buz küpünü suya attığınızda hemen erimez...
Sonra her şey olmasa da bir çok şey kendiliğinden örgütlenen bir süreçle bizim mantıkla açıklamaya çalıştığımız bir biçimin dışında nereye gideceği ve varacağı kestirilemez bir yöne doğru gelişir.
Mürekkebin kağıtta yayılması  benzerlikler taşısa da her seferinde farklı olur. 

















Düzen bir aldanma mıdır?!İnsanın yapay yaşamı, yapay etkinliklerinde bu böyle olabilir ama doğada bir düzen söz konusudur. İnsan doğayı taklit eder, ondan aldıklarını kendi hayatına ve üretimlerine aktarır, tasarımlarına yansıtır. 

















Doğaya baktığımızda düzeni ve matematiği görürüz(tabi nasıl baktığınıza bağlı olarak). Doğal oluşumlar yapısal olarak belli tekrarlar ve örüntüler içerir. Bu da belli bir düzendedir. Doğal olgular "doğal olarak" ısı, basınç, ışık vb. gibi bir takım dış etkenlerden etkilenerek  farklı süreçlerde oluşur.


















"Örüntü"; "pattern" birbirini tekrar eden şekiller, biçimlerle karşımıza çıkar. Özünde bir yinelenme ve düzen olduğunu görürüz.Her birinde küçük farklılıklar vardır. Doğada mükemmel bir yuvarlak ya da kare yoktur, doğanın şekilleri yamuk,  karmaşık,  çatallı, kırıklı, girintili çıkıntılıdır. Örüntüleri kavradıkça doğadaki bütünselliği anlamak mümkün olur. En basitinden, denizdeki dalgalar ve çöl kumullarındaki dalgaların benzerliği ...Dünyanın bir parçasını anlamak bütününü algılayışımıza ışık tutar. .”

"Fraktal" ise parçalanmış ya da kırılmış, kırıklı anlamına gelen latince "fractus" kelimesinden gelir. Bir şeklin orantılı olarak küçültülmüş ya da büyütülmüşleri ile inşa edilen örüntüler fraktal olarak adlandırılır. Fraktalın önemli özelliklerinden biri, küçük bir parçasındaki örüntünün şeklin tamamındaki örüntüyle aynı olmasıdır.  Bir cismi oluşturan parçalar ya da bileşenlerin cismi tamamına benzemesi matematikte 'fraktal' olarak adlandırılır. 
Ağaçların köklerinden, yaprakların damarlarınadan  insanın damarlarına, nöronlarına, bronşlarına kadar,  mercan poliplerinden karnıbahar ya da brokoliye kadar... salyangozun spirallerine, kristallerden kartanesine, bir sineğin kanadına, eğrelti otuna kadar pek çok oluşumda bu yapıyı görürüz.  
Yerküreyi 6-7 kez dolaşabilecek kan damarlarını ve bir kaç tenis kortu kadar alan kaplayan akciğer hava keseciklerini bu küçücük vücudumuza; 100 trilyon hücremizin her birindeki bir kaç mikrometrelik çekirdeğin içine paketlenmesinin ardında, işte bu fraktal kurallar yatmaktadır…


Bir örüntünün fraktal olabilmesi için: 1- Öncelikle örüntü olabilmesi için bir kurala göre ilerlemesi gerekir. 2- Örüntünün büyümesi veya küçülmesi gerekir. 3- Bir önceki şekli içinde barındırması gerekir. 

Resim sanatı oran-orantıyı(aritmatiği), perspektifi( geometriyi) içinde barındırır.  Sanatın Matematikçisi olarak görülen Escher'in eserlerinin birçoğunda optik illüzyonla karşılaşırız. 2 ve 3. boyuta aktardığı illüzyonları, sonsuzluk hissi uyandıran, simetrik, metamorfoz çizimleri ve oluşturduğu fraktallarla hala bizi etkilemeye devam ediyor. Escher, çalışmanın ardındaki asıl itici gücün "çevremizdeki doğada bulunan geometrik yasalara olan derin bir merak" olduğunu ifade etmiş...




                                -devam edecek-

4 Mayıs 2017 Perşembe

sigara parmak aralarını biraz daha sararttı

Sokağın sonundaki börekçinin önünde durdular. Baba kızının elini yavaşça serbest bıraktı. Sonra elini cebine götürdü...bozukluklar birbirine buz tutmuş gölün  kırılan plakaları gibi çarptıkça çarptı... üç tane birliği kavradı aralarından, avucunun içinde tuttu bir süre...soğuktular... paralar ne kağıttılar ne de birbirlerini ısıtacak kadar çoktular. Avucundakileri kızına uzattı. Adam dibine ulaşan sigarasının koruyla yeni bir sigara yaktı. 
Küçük kız börekçiye girdi, üç liralık kürt böreğini üzerine pudra şekeri serptirip kağıda sardırdı, plastik çatalı aldığı börekle poşete attırdı. Adamın sigarası bitmek üzereydi. Son bir nefes çekip yere attı. 6 yıllık  "Mekap" ayakkabısının burnunu tabanı köseleden ve pençeli bir rugan ayakkabı gibi yumuşak bir bilek hareketiyle sağa sola iki kez çevirerek sigarayı ezip söndürdü. Kızına tütünden sararmış elini yeniden uzattı. Kızın da ellerine yanık tütünün isli kokusu siniyordu her babasının elini tuttuğunda ... Ama küçük kız bunu seviyordu. Bu koku babasını yokken bile yanında hissettiriyordu.

Yola devam ettiler. Yarım asırlık tuhafiye dükkanının önünden geçerlerken kızı vitrinde toz içinde kalmış oyuncak bir bebeğe her sabah olduğu gibi göz ucuyla baktı. Bebek her zamanki yerinde kıpırtısız durup onun geçmesini bekliyordu. Karşı kaldırımdaki yeni açılan marketin manav bölümüne önünden geçerken bakışlarını özellikle meyve tezgahından kaçırmaya çalışırken; gözü ister istemez can eriklere takıldı. Adam bu kez kızının elini bırakamadı kendi elini cebine atabilmek için... daha da sıkı tuttu kızının elini. Erikler üzeri streçli paketin içinden birer mücevher gibi parlarken adeta 22 lira olan fiyatın her kuruşunu hak ediyordu...hak ediyordu ama onun cebinde sadece iki lira kalmıştı. Problemi çözmeye çalıştı kafasından...sağlamasını yaptı...20 lira eksikti eriği alabilmesi için...hiç bir şey görmemişler gibi bozuntuya vermeden yürümeye devam ettiler. Okul caddenin sonunda duruyordu her zamanki yerinde. Adam kapıya yaklaştıklarında durdu. Kızına omuzundan çıkartıp okula kadar taşıdığı sırt çantasını verdi, sarıldı, öptü, okulun bahçesinden içeri binaya girinceye kadar ona el salladı. Cebindeki iki lirayı tuttu gerisin geri yürürken avucunda. Tezgahtan iki liralık doldurulmuş sigara alıp meydanda kaldırım kenarına iş bekleyen dört adamın yanına çömeldi. İki üç sigara daha içti peş peşe. Sonra bir pikap araba durdu sağda eliyle dört kişi diye işaret etti. Dört adam yerlerinden fırlayıp aracın arkasına atladılar. Öğlen oldu. Başka gelen giden yoktu. Adam kızını almak için tekrar okulun yolunu tuttu. Eli cebinde...eli boş...cebi boştu...son sigarasını yaktı... sigara parmak aralarını biraz daha sararttı...