27 Mayıs 2014 Salı

"Sağan" ın ölümü...

Diğer kuşlardan farklı olarak neredeyse tüm yaşamsal gereksinimlerini uçuş sırasında karşılayan siyah sağan, havada beslenen, çiftleşen ve uyuyabilen  bir kuştur. (Apus apus)diğer adıyla Ebabil...

 Ebabil, Kabe'yi yıkmaya giden Ebrehe ordusunu ayak ve gagalarından attıkları taşlarla bozguna uğratan kuşlar olarak bilinir. Ebrehe(Habeşistan Krallığının Yemen Valisi) ordusuyla ve fillerle Mekke sınırlarına dayanmıştı. 570 yılında San'a şehrinde "Kulleys" adı verilen muhteşem bir klise yaptırmış olan Ebrehe ' Kabe'yi halatlarla bağlayıp fillere çektirerek yıkmak istiyordu. Böylelikle Kabe'yi ziyaret eden Arapların ziyaret yönünü Kulleys'e çevirecekti. 
      Bir anda sürü olarak ortaya çıkan ebabil kuşları ayakları ve gagalarında tuttukları nohut büyüklüğündeki taşları aşağı, ordunun üzerine boşalttı. Taşlar yüksekten mermi gibi düşüp çarptığı yeri deliyordu...askerlerin çoğu ölüp ordu bozguna uğradı ve "fil ordusu" ndan kalan Yemen'e döndü...Kur'an da yer alan "Fil" suresi işte bu olayı anlatır...

Hepimiz onları kırlangıçlarla akraba zannetsek de aralarında bir soy bağı yokmuş...
Bu sabah çatıdan uçuşlarını seyredip kulak tırmalayan ama aynı zamanda da duymaya alıştığımız çığlıklarını dinledim. İşe gitme saatim gelince yola düşmüştüm... evimizden bir kaç adım sonra onunla karşılaştım... Yaşlılıktan, onlarca kez gerçekleştirdiği göçlerden yorgun düşen efsanevi bir kuş;bir "Ebabil"di o... Cansız bedeni yolun kenarında; yerde yatarken arkadaşları sanki onun için uçmaya ve çığlıklar atmaya devam ediyordu... 



25 Mayıs 2014 Pazar

"50.000 teşekkür"!


Blog yazılarım bugün itibariyle "elli bin" okumaya ulaştı... İlginize, tüm beyeni ve  eleştirilerinize ben de 50.000 teşekkür gönderiyorum... Yola devam; adım adım ya da sürünerek!
Biz her zaman göremesek de güneş her sabah  yine-yeniden doğuyor...
Yeni yazılarda görüşmek üzere!

"DECCAL"


Arapça bilmediğim için; sokak arasında birden karşıma çıkan bu "stencil" in  altında "SAĞLAM İRADE" falan yazdığını düşündüm... oysa altında "Deccal" yazıyormuş! 
İslam inancına göre ahir zamanda, Mesih'in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve "ŞEYTAN"ı temsil eden varlıkmış.
Hristiyan eskatolojisinde(teoloji; dinbilim ve felsefenin bir bölümü olup. İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu ile ilgilenir) "Antichris", Yahudi eskatolojisinde ise "Armilus" karşılığı olarak biliniyormuş...
Bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak manasına gelen Arapça 'decl' kökünden türemiş bir sıfat olup, çok yalancı, aldatıcı, hilekâr demekmiş...
Daha önceden Gezi'de başka bir stencil  fotoğrafı çekmiştim onu da konuyla ilgili diye tekrar yayınlayayım bari!

20 Mayıs 2014 Salı

Dorathea Lange- “Göçmen Anne”

Dorathea Lange,’in fotoğrafları mekanı ve zamanı hissettirir. Çekim anında müdalelerden kaçınmış, konuyu çevreleyen unsurları da görüntülemeye çalışmıştır… ne çekerse çeksin geçmiş ya da günümüzle kurduğu ilişkiyi göstermek istemiştir… ama bir fotoğrafı var ki;  Lange, o fotoğrafın çekim anında bir müdahelesi olduğunu itiraf etmiş… ilerleyen satırlarda hikayesini paylaşacağım…
FSA ile birlikte girdiği çalışma sırasında “Büyük Bunalımın” insanlar üzerinde oluşturduğu trajik tabloyu etkileyici biçimde gösteren Lange’ın fotoğrafları, belgesel fotoğrafçılığın gelişmesinde önemli katkılarda bulunmuştur.Sokaklarda, evsiz, işsiz insanların, kırsal yaşamın zorluklarının yanı sıra şehirli yaşamı da fotoğraflamıştır.  



























“Göçmen Anne” fotoğrafının sahip olduğu ikonografik değerler başka amaçlara hizmet yönünde kullanılmasını sağlamıştır. İspanyol iç savaşının dehşetini anlatmak üzere 1964 yılında Güney Amerika’da “İspanyol Anne” adıyla litografik( taşbaskı) olarak, biraz değiştirilmiş bir illüstrasyonu, ezilen halkların bir amblemi olarak kullanıldı…
1973 yılında “Black Panters”(ABD’de siyahların haklarını savunan devrimci parti) örgütü fotoğrafı anne ve çocuklar siyahi olarak yayınladı…



1983’te New York Times fotoğrafa konu olan Florence Thompson’la ilgili haberinde, hasta olan kadınının hastahane bakım masrafları ve ailesi için yardım isteklerini dile getirdi. Açılan fonda 25.000 dolar toplanmıştı ama anne kanser ve kalp rahatsızlığı sonucu ölmüştü… O zaman yardım kuruluşlarını harekete geçiren fotoğraf, nerdeyse yarım yüzyıl sonra yine aynı amaca hizmet ediyordu…

Florence Owens Thompson, göçmen tarım işçisi olarak farklı yerlerde çalıştıktan sonra bezelye toplayıcıları kampı; Kaliforia  yakınlarında Nipomo Mesa’da Lange’in objektifinin karşısında bulmuş kendisini… o gün Lange, altı kare fotoğraf çekmiş; aç ve ümitsiz anneyi görmüş ve yaklaşmış… kendisine hiçbir şey sormamış Florence … Lange’de ona soru sormamış ama  kadın 32 yaşında olduğunu söylemiş… etraftaki tarlalardan topladıkları donmuş sebzeler ve  çocukların vurduğu kuşlarla besleniyorlarmış… hatta az önce yiyecek alabilmek için arabanın lastiklerini satmak zorunda kaldığını anlatmış Lange’e…

7 çocuklu dul kadın bu fotoğrafın çekilmesinden sonra yeniden evlenmiş ve üç çocuğu daha olmuş!













Lange’ın çektiği fotoğrafların kendisine yardımcı olabileceğini düşündüğü için onu engellemeyip aksine yardımcı olmuş…
Yüzü genç yaşına rağmen kırıklarla dolu bu yorgun kadının uzaklara dalmış bakışları ve ona sığınan çocukları ve kucağındaki bebeğiyle bu fotoğraf sosyal belgesel alanında bir ikon haline gelmiştir…
Lange, fotoğraf çekmek için harekete geçtiği o gün çocuklar gülümsüyormuş… Bu yüzden gülerlerken çekmek istememiş ve ayakta duran iki çocuktan yüzlerini arkaya çevirmesini istemiş; böylelikle umutsuz ruh hallerini daha etkileyici bir biçimde yansıtabilecek iken çocuklar bu kez çocuklar korkup çekinerek annelerine sarılmışlar…

Florence Owens  Thompson,  ölmeden önce 1979 yılındaki, NBC’nin bir röportajında… Bob Dotson daha sonra “Amerikan Hikayesi” adlı kitabında da bu konuya yer vermiş…




16 Mayıs 2014 Cuma

başkalarının acısına bakmak...


...sen istediğin kadar "ört" ve "bas" üzerine! güneşi balçıkla sıva, meyve veren ağacı taşla, al mazlumun ahını!...çıkacak aheste aheste her şey ortaya  ama susturulanlar, sindirilenler, satın alınan ve kiralananlar, vicdansızlar, beyni yıkanıp el etek öpenler, körü körüne tapanları ne yapmalı...tıkalı beyin damarlarını, hipnotize edilmiş o boş bakışlı gözleri nasıl açmalı... nasıl?
tüm duyguların yokluğunda sadece nefret körükleyen bir yürek başkalarının acısına nasıl bakar, onların acı dolu yüreklerine nasıl dokunabilir ki?! Aslında "dokunuyor", evet Türkçenin azizliği ile; değmek, el sürmek, temas etmek ve hissetmek anlamında değil de tedirgin etmek, rahatsızlık vermek, sağlığını bozmak  anlamında... ama her iki kullanımda da insanın içine, yüreğine işlemek mümkün!
Artık son dönemece gelindiğini HEPİMİZ HİSSEDİYORUZ! Pişkinliklerin mantıksız ve ruhsuz cümlelerle pekiştirdiği ifadesiz, donuk yüzünde zaman zaman parlayan o sinsi gülümseme bir daha görülmeyecek... kimse incinmeyecek artık patavatsız, hayasız sözlerinden... onun ne cenneti ne de yatacak yeri var!
Dün minibüste, şöförle konuştuk... herkesin  Tayyip'ten yakındığını söyledi ama yine de gidip oy verdiklerini... Bu ne yaman çelişki! Giresun'da köyündeki bir olayı anlattı şöför biraz sonra: "Her tarafa HES yapıyorlar, halk çok uğraştı inşaatları engellemek için ama başaramadı...bizim akraba bu HES işine girmiş... başta çok zorlanmış bu karşı koymalarla ama sonra gidip köyden on kişiyi işe alıp sigortalı yapmış... ardından hiç işe gelmeyen bu adamlara 2'şer bin lira aylık bağlamış... böylece köyü susturmuş"... 100 kişinin düşüncesini değiştirmek yerine o köyden 10 kişinin; yani içlerinden bazılarının görüşlerini parayla değiştirmek çok daha kolay sonuca götürüyor işte! Konuşma devam ederken bizim eleştirilerimize kulak misafiri olan "yandaş" : " "Erdoğan  ölene kadar başbakan, siz ne derseniz ne düşünürseniz! Vatandaşı zengin etti... herkesin altında araba, ben yanımda çalıştırdıklarıma 3 bin lira veriyorum... çalışanlarımı 60 'dan 100 'e çıkaracağım... kimse 3 bin liranın altında maaş almıyor" dedikten sonra ister istemez acı acı gülümsedik...sonra öğrendik ki beyefendinin kendisi "taşeron"muş... AKP'nin tüm klima tesisatı işlerini parmağını oynatmadan alan bu insan zengin olmaz da ne olur? Tayyip dönemiyle ihya olan taşeronlar, birden bire mantar gibi biten zenginleşen yandaşlar... Şöför:-" bir kartın varsa ver yarın yanındayım... biz iki ayda o parayı göremiyoruz"dedi... hala gülümsüyorduk ama; sinirlerimiz bozulmuş olduğundan... adam biraz sonra bizim konuşmamızın ortasına yeniden daldı... eeee! tabi patron inşaata baret alır, güvenli iskele kurdurur da, siz baret takmaz kafanıza bir şey düşerse ya da  siz düşerseniz o sizin kabahatiniz... madendekiler maske takmamışlar...hem de içeri
de sigara içersen olacağı o".... Elimi yumruk yaptım... içim buruk acı, ineceğim  duraktan bir durak önce indim... inerken göz göze geldik; bana nefretle baktı... tıpkı başbakanın baktığı gibi...
işte bu yüzden hesap sormalısınız... sormalıyız bile bile ölüme gönderilenlerin anısına... örtbas edilen, üzeri kapatılan diğer eski hesaplar gibi olmadan, HESAP SORMALIYIZ!

15 Mayıs 2014 Perşembe

"Görme", "İmgelem" ve "Tasarım"-4- Bu fotoğraf kanıtımdır

Kadın adama sarılmış... ikisi de bir odada, yatağın üzerinde oturuyor ve objektife doğru bakıp gülümsüyorlar. Fotoğrafın altında başlıkta "Bu fotoğraf kanıtımdır" yazıyor! Altında ise:
"Öğleden sonraydı, aramızdaki her şey çok iyiydi ve beni kucaklıyordu ve öylesine mutluyduk. Öyle oldu, sevdi beni...siz kendinize bakın!"
Fotoğrafta görebileceğimiz şeyleri-kanıt olan şeyleri- yazı ile tekrar dile getiren sanatçının derdi ne olabilir?
Fotoğraf ve yazı birbirini doğruluyor mu yoksa ters bir şeyler mi var? Kendisinin bildiği gerçeği yeterince yansıtmadığından ya da eksik yansıttığından mıdır yoksa farklı anlamlar da çıkarılabilecek olmasından mıdır bizi özellikle yönlendirmek mi istemiş bu yazıyla?  Şurası bir gerçek ki yazı olmasa farklı okumalar yapılabilir ve her okuma sanatçının bildiği gerçeğe bizi yaklaştırabileceği gibi bizi gerçekten uzaklaştırabilir de...o zaman yazılı ve görsel imgeler gerçeği bütünlemek için kullanılmıştır diyebiliriz... peki siz "o" gerçeğe gerçekten inandınız mı? Fotoğrafa mı inandınız yazıya mı?
Fotoğraf nesneldir ve nesnellik görelidir...
Eleştirmenler ona "kameralı ozan" yakıştırmasını yapmışlar! Güzel bir görüntü elde etmekten çok psikolojik çözümlemeler üzerinde duran  ve görünmeyen şeylerin fotoğrafını çekmeye uğraşan Michals, fotoğrafa "öykü sekansı" kavramını sokmuş!..

Sanat ve tasarım bir olgu olarak binlerce yıldan beri bizlerle... düşünce merkezinde ve bir bilinç çerçevesinde gerçekleştirdiği, amaca yönelik olarak yapılan anlamlı bir düzen oluşturma eylemi ve bunun sonunda ortaya çıkardığı ürün.... insan, nesnel gerçekleri algıları yardımıyla imgelere dönüştürür...Yaratıcılık, mevcut bilgi ve deneyimin yeniden sentezlenmesidir; bilginin yeniden üretilmesi ve yeni ürünler, düşünceler ortaya koyulabilmesi... Zihnin tüm yetileri,düşünceler, düşünme süreçleri ve imgelem etkileşim halindedir. 

13 Mayıs 2014 Salı

"Görme", "İmgelem" ve "Tasarım"-3-

Mircea Eliade, "İmgeler ve Simgeler" isimli çalışmasında; en silik varoluşta bile simge kaynamakta, en “gerçekçi” insan bile imgelerle yaşamaktadır." der. Ünlü din tarihçisi bunu söylerken, gerçeği kavramak isteyen zihnin imgeleri kullanması gerektiğini savlamaktadır. Ona göre kavramlar bu iş için yeterli değildirler. Çünkü "gerçek" çelişki doludur ve onun bu karmaşık yapısını ancak aynı anda çok sayıda anlama atıfta bulunan "imge" bizim için görünür kılabilir. Yaşamda mutlak doğru yoktur… Sadece  somut ve nesnel gerçekler, çoğu zaman anlamlandıramadığımız sonuçlar vardır, bir de kabuller… Görme konuşmadan önce gelmiştir. Baktığımız şeyleri görürüz, nesneleri ilişkilendirir, anlamlandırırız... düşündüklerimiz, inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler…

Bir hayvanat bahçesi reklamı...


















“Görmek ya da görememek”! “Braille alfabesi”yle okuyabilen görme engelliler acaba bir fotoğrafın kabartma, relief haline ya da bir tabloya dokunarak bir sanat eserini görebilirler mi diye sordum kendi kendime… sonra da Google’a… bazı müze ve sanat galerilerinin bu konuda çalışmalar yaptığını gördüm… Klasik tabloların “Tactile Painting” ”Dokunsal Resim” adı verilen şeklini, bilgisayar desteğiyle boyutlandırıp relieflerini elde ediyorlar… daha sonra görme engelli ya da görüş problemi olan insanlara bu reliefler üzerinden resim çizmeleri öğretilebiliyor… Aynı şekilde “Tactile Photography” “Dokunsal Fotoğrafçılık” tekniği fotoğraf baskılarını relief olarak gerçekleştirerek fotoğrafı hissettirebiliyor!