12 Aralık 2012 Çarşamba

"Turuncu Fanta-zya"


Bu sabahın sürprizi yine Ayazağa'dan geldi! Sabahın "şehir göbeği rengi"nin, az ışıklı ve solgun görüntüsünün içinde flaşörler gibi gözüme takıldılar...oldukça fantazmagorik(düşlemsel ve hayali) bir görüntüydü! Fanta kutuları kamyondan kendilerini topluca aşağı atmışlardı belki...bir firar, belki de toplu bir intihar  girişimiydi!




Köken olarak bir noktada hayal anlamına gelen Yunanca bir sözcüktür Phantasia...Bundan phantasma (hayalet), phantastikon (imgelemi ilgilendiren), phantastike (hayal edebilme yeteneği) gibi sözcükler türetilmiş...Ortaçağ'da "fantastique" sıfat olarak kullanılıyor ilk kez;"cin tutmuş anlamı" veriyor o dönem..."Fantasie" kelimesi klasik Fransızca'da "imgelem"i belirtiyor. 19. yüzyılın ortalarında bu kavram bugün yerleşmiş anlamına kavuşuyor. Yalnızca imgelemde var olan ve yalnızca cismani bir varlığın görüntüsüne sahip olan olarak iki ayrı anlam ifade etmeye başlıyor. Bugün TDK fantastik sözcüğünü aslında çok da farklı olmayan bir biçimde tanımlıyor: Gerçekte var olmayan, gerçek olmayan, hayali...

Şehrin içinde, en beklenmedik bir anda yaşayabilsek her gün bir fantazya!(Fantazya, düş gücünün alabildiğince özgürce ortaya koyulduğu düşünceye ya da bunlarla donatılmış sanat yapıtlarıdır.)

Turuncu, portakal rengi, oranj, "turanj"!!!!...sağlık,canlılık, direnç, havuç, portakal, güneş.... Turuncu kırmızı gibi dışa dönük ve tamamlayıcı bir renktir.Pozitif açıdan kırmızıdan daima daha yapıcıdır...
Heyecan ve mutluluk verici, dinamik, dikkat çekici, çarpıcı ve iç açıcı bir renktir. Kırmızıdan sonraki en sıcak renk olan turuncu gösterişin ve şatafatın rengidir. İletişim,atılım ve hareket bu renkle sağlanır...turuncu aynı zamanda ihtiras ve egoizm ile ilişkilendirilebilir...gezegen olarak Venüs'ü simgelemekte kullanılır.

Metabolizmayı hızlandırır. Canlılık, cesaret ve güven verir. Zihni harekete geçirir. Dolaşım sistemini,zihinsel faaliyetleri ve solunum sistemini harekete geçirir.Özetle vücuda enerji yükleyerek,dolaşım ve metabolizma süreçlerini artırır...


akşam sefası

















Yukarıdaki manzarayla Seyrantepe metro girişine yakın bir yerde karşılaştım...akşam akşam yoldan geçen arabaların farları ona sanki küçük yeşil alanın içinde açmış tropik, egzotik bir bitki etkisi veriyordu...sanki eskiden akşamları bahçelerde renk renk açan"akşam sefası" bitkisi gibi...oysa ki her yağmurlu ve rüzgarlı bir İstanbul gününden sonra sağda, solda, yolda buna benzer şemsiye iskeleti ve kalıntılarıyla karşılaşıyoruz!











Tabi çiçeğin bu kadar büyük(bir şemsiye boyutunda) olması ancak düşlerde gerçek olur...Akira Kurosawa'nın "Dreams-Düşler" filminde(1990)" Mount Fujı in red" sekansında olduğu gibi...nükleer santralin patlaması sonucunda radyasyon boynuzlu insanlar ve  dev Karahindibalar yaratıyordu... iSTANBUL'UN SERT RÜZGARI İSE HEPSİ ÇİÇEK BENZERİ OLMASA DA ŞEMSİYE KALINTILARI!

"kusur"


                   
                     "İşlev"-Cüneyt Gök(1998)
              (KUSURLU OLAN BAZEN İŞLEVİNİ YİTİRİR!) 
           
Bugün sona erecek I. İstanbul Tasarım Bienali'nin konusu "Kusurluluk/ Imperfection" olarak seçilmişti...Bizim algıladığımız kusurluluktan biraz farklı yorumlanmış!..İstanbul gibi kusurlu bir kent ise doğru bir seçim!
Sanayi ürününden şehir planlamaya kadar geniş bir yelpazede, tasarımda "farkındalık" yaratmayı amaçlayan Bienal, eski kavramlara yeni bir bakış açısı ; bir Japon konsepti olan "Wabi"ye, yeni olarak süreksizlik, geçicilik ve kusurluluk katıyor.


"Wabi' basit, doğal, yalın sade ve kusurlu şeylerin içindeki güzellik anlamındadır. "Sabi" ise kullanılmış, zamanla aşınmış, yaşanmışlık taşıyan eski ve  yaşlı şeylerin güzelliğini ifade ediyor. Özetle; basit şeylerin değerlerini vurgulayan eski bir Japon estetiğidir diyebiliriz...bugün sanat dallarından dekorasyona kadar birçok alanda kullanılmakta...
Nişantaşı,VitrA mağazasında “Kil Fabrikası” isimli atölyenin ürünleri mağazanın giriş katında sergileniyor...Kalem kutusu, peçetelik, mumluk, sütlük, kase, küllük, Türk kahvesi cezve ve fincanı, aydınlatma ünitesi, sosluk, yemek tabağı gibi günlük hayatta kullanılan nesnelerin “kusurlu” yorumlarından oluşan sergi; VitrA’nın kusursuzluğa gönderme yapan ürünleriyle tezat oluşturuyor...
Yeni nesiller için harekete geçirici olan kusurluluk, aynı zamanda ütopik bir bakış açısından vazgeçtiğimizi, onun yerine gündelik hayatın dağınık gerçekliğiyle çalışmaktan ilham aldığımızı kabullenmek anlamına geliyor...



Mükemmel bir obje yaratmaya çalışmak, tasarladığınız her birleşim yerinde, attığınız her dikişte, şekillendirdiğiniz her yüzeyde nereye ulaşmanız gerektiğini bilmek demektir. Ancak kusurlulukta olumlu nitelikler ararken bir sürece ya da kavramsal bir çerçeveye gözünüz kapalı bir şekilde inanıp, yalnızca beceri, istikrar ve tutarlılıkla istediğiniz sonuca ulaşmayı bekleyemezsiniz. Her karar kişisel bir seçimdir; bir felsefenin sonucu değildir.


Kusursuzluk kelimesinin kendisi, ima ettiği özellikleri taşıyan orijinal bir objenin varlığına işaret eder. Bu tarz objeler, kendine has özellikler taşımaktan ziyade, başka bir şeyin mükemmel kopyaları olarak kabul edilirler.
Seri üretim objeleri, orijinalin olmadığı, prototip ya da modellerin bulunduğu bir çağın ürünüdür. Buradaki odak nokta, objelerin seri olarak üretilmiş olmasının doğasıdır.Nesnelere bir bireyin sahip olduğu karizmayı kazandırmak üzere seri üretim yöntemleri ile uğraşırken muhtemel belirsizliklerden yararlanmayı çekici kılan da ürettiğiniz her vazonun, her camın ve hatta her sandalyenin diğerlerinden farklı ve bazı açılardan ayırt edilir şekilde kişisel olduğunu açıkça ortaya koymaktır. Bu, endüstriyel olanı yumuşatmak ve evcilleştirmek demektir.

Kusur: Eksiklik, noksan...

Hiç birimiz mükemmel değiliz...hepimizin ve doğadaki diğer varlıkların bir kusur, bir zayıf noktası var...bazen de o kusur bizi "biz"yapandır!
o zaman mükemmele ulaşma takıntısını bir kenara koymak gerekiyor.






"Denizin dibinde incilerle taşlar karışık olarak bulunurlar, övülecek şeyler de kusur ve yanlışların arasında bulunurlar". Mevlana

Dün akşam Tv'de "Tron Efsanesi-Tron  Legacy" filmi vardı...Sanal alemin içinde sıkışıp kalan onun yaratıcısı Kevin Flynn(Jeff Bridges)filmde:"Kusursuzluk bilinemeyen bir şey. İmkansızdır ama aynı zamanda daima gözümüzün önündedir. Yüzyıllarca tanrıları, ruhları, uzaylıları, bizden üstün varlıkları düşündük...diyordu!  
Mükemmele ulaşma bir hırs ve insanoğlunun zorladığı bir sınır ama  Shakespeare'ın dediği gibi en iyiyi bulmak için uğraşırken iyiyi kaybediyoruz! En "iyi"olan zaten sahip olduğumuzdur. Öyle şeylerin peşine düşüyoruz ki...hatta zamanda yolculuk yapmak için hep bir zaman makinesi tasarlama arzusu vardır ya insanoğlunun! Buna ne gerek var; anılarımız bizi geçmişe, hayallerimizde geleceğe götürdükten sonra!..

"O kadar kusur kadı kızında da olur"! sözündeki gibi kusurlarımızı, zaaflarımızı ve onlarla yaşamayı kabullenelim! Değiştirebildiklerimiz varsa ne mutlu! Sonuç getirmese de yaşam mücadelesi içinde kendimizi sorumlu hissedip bir kez denemek bile yeterli bence! Söylence de; tanrıların  bir kayayı dağın  tepesine taşıma cezasına çarptırdıkları Sisifos, tam zirveye ulaşmışken, kaya yeniden aşağı eski yerine yuvarlanır ve her seferinde Sisifos’un harcadığı emek boşa gider durur! Oysa Albert Camus "Le Mythe de Sisyphe" adlı çalışmasında “Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doldurmaya yeter, Sisifos’u mutlu olarak tasarlamak gerekir” demiş...


Hayatta ve futbolda kusurlu hareketler vardır...İşin içine rakip girince her iki mecradaki bu hareketler aslında birbirine benzer! Hayattakiler,tabi ki futboldaki kadar fiziki değil; mecazidir! Toplum içinde küçük düşürücü benzer hareketleri de bu sınıfa koyabiliriz! Ama bunları kusur ve kusurluluktan çok; düşüncesizlik, eğitimsizlik, kontrolsüzlük, tahammülsüzlük ve fevri olmak ile ilişkilendirebiliriz!




Konfüçyüs ile bitirelim: 
"Elmas nasıl yontulmadan kusursuz olmaz ise; insan da acı çekmeden olgunlaşamaz.

11 Aralık 2012 Salı

Kaçırma!..


Bir dilektir "kaçırma!"...çok özel, güzel, görülmesi, yaşanması istenen bir şey ve bir fırsat için, bir dilek olarak söylenir...son günlerde, reklamlarda sıkça  değerlendirilmesi gereken yıl sonu fırsat ve kampanyaları için kullanılıyor! Diğer taraftan biri, birileri ya da bir şeylerin, biri ya da birileri tarafından bir süreliğine alıkoyulmasıdır "kaçırma".
Sevgili mesai arkadaşlarım, üst, alt yönetim, idari personel, öğrencilerim vs.vb.bu gün işe gidemedim; kaçırıldım! Daha doğrusu; kendi kendimi kaçırdım...bir süreliğine alıkoydum! 
Fidye istedim kendim için kendimden!..vermeyince salıverdim kendimi kendimden...yarın işte görüşürüz!

iyimserlik manifestosu

iyimserim
iyimserim
içim ağlar
gülümserim!..
Yeterince zor bir hayatın içinde sağlıklı düşünebilmek oldukça zor...hele hele olumsuz olaylara olumlu tepki verebilmek daha da zor!Bu gün İnternet hizmeti için  neredeyse bir aydır uğraşıp da sonuçsuz kaldığım noktada;hücrelerimin gitgide kanserli hale geldiğini fark ettim! Telefonda küfürler, "bunu da kaydedin" benzeri cümleler...teknolojinin bizi getirdiği eşitsiz noktada tüketmeye başlamasına bir tepki vermek istiyorum!..internetsiz, baz istasyonsuz bir dünya düşü kurmak aynen savaşların şekillendirdiği bir dünyada "barış" düşü görmeye benziyor! Kötümser olarak da elimize bir şey geçmiyor.
Yapılan araştırmalar gösteriyor ki; hayata karamsar bakan  pesimistlerin kalp krizinden ölme riski, iyimserlere göre yüzde 30, kansere yakalanma riskleri ise yüzde 23 daha fazla ...böyle olunca şapkamızı önümüze koyup yeniden düşünmek gerekiyor!... 
...düşündüm ve  bir manifesto yayınlamaya karar verdim: optimist manifestosu
1-Stres ve sıkıntı metabolizmamızın dengesini bozar...bu nedenle sıkıntı ve stres kelimesini sözlükten çıkarıyorum...mevcut şartlarda tamamen yok etmenin mümkün olmadığını biliyor ve sıkıntı kelimesi yerine; kelimenin tersten okunuşunu  "ıtnıkıs" ve stres için de "sert s" yi kullanmak istiyorum!
2-İyimser insanlar, daha iyi gözlemleyip detayları daha iyi görürler ve olumsuz bir olayın bile içinde olumlu bir yön bulurlar...Kötümser insanlar ise olumsuz bir detayda takılıp kalırlar...o zaman sakin bir şekilde değerlendirebilecek bir "zamanı yavaşlatma ve duyumsama sürecini yürürlüğe koyuyorum"...panik ve acele yok...sindire sindire, detayları kaçırmadan yaşamak; yaşadığın her zaman sürecinin içinde olumlu bir an çıkarabilecek kıvamda yaşamak...
3- "Keşke" yerine "bir daha ki sefere","nefret ediyorum" yerine "seviyorum","olmadı" yerine "tamamdır", "imkansız" yerine "olabilir"i kullanmak optimist "ben"in ve diğer  optimistlerin görevidir!
4-Fazla gerçekçi olmak optimistin işi değil! Gerçekler acıdır ve acıtır...Ama Polyanna'da fazla kaçıyor...ortasını bulmak gerekiyor! 
4-Ufacık bir olumsuzluğu büyütüp, bir baş ağrısını beyinde bir tümör olduğuna bağlamak hastalıklı düşüncelerin, paranoyanın, evhamın dibidir!
Psikolojik olarak insan kendini kolayca daha hasta edebilir veya iyileştirebilir.
5-Hayat güzelliklerle dolu uçsuz bucaksız bir denizdir...o zaman bu güzelliklerin içinde boğulmak kötü bir şey değil!..önemli olan boğulacak kadar olmasa da güzellikleri görebilmektir...ve en önemlisi biz olmasak dahi o güzelliklerin var olacağının ayrımına varmaktır. Buradan şu çıkıyor: biz bütün bu güzellikleri görüp yaşayabildiğimiz için kendimizi şanslı ve ayrıcalıklı hissetmeliyiz..
Bu manifesto bitmez...çok şey yazmak istiyorum  ama uzun yazılar okunmuyor; o zaman yazıyı bir kenara bırakıp hayatın içine dalalım balıklama!

9 Aralık 2012 Pazar

Bütün Dünya, "bol ışık" ve "en mesut aile"...

Bütün Dünya dergisi, 1960-70'lerden reklamlar...Derginin çizerleri arasında Altan Erbulak da bulunuyormuş...zaten İş Bankası reklamı onun çizimi!
50-60 ve 70'li yıllardan topladığım bir kaç örneği ile o yıllarda ne kadar farklı bir dergi olduğunu gösteriyor...yalnızca reklamları değil, bir kaç yazıyı da ilerde yeni yayınlarda paylaşacağım...geçmişte  Nebioğlu Yayınevi tarafından  çıkartılan dergi şimdilerde ise Başkent Üniversitesi tarafından yayınlananıyormuş... yine aylık olarak!. 
içerisinde kültür-sanat, gündem, gezi ve Türk dili başta olmak üzere "bütün dünya" yı bulabileceğiniz harika bir yayın... 

6 Aralık 2012 Perşembe

"Huy-suz"

"Can çıkar huy çıkmaz" derler...Huy,insanın yaradılış ve ruh özelliklerinin bütünü ifade eder...insanın mizacı ve tabiatı anlamında kullanılır...

Huysuz ise; huyu iyi olmayan, geçimsiz, şirret anlamında...genelde yaş ilerledikçe insanlar daha da huysuzlaşır, daha da çekilmez olur; bu maalesef artık eski yetilerini kaybetmelerinden, eski günlerdeki gibi olamamanın, mutsuz olmanın getirdiği bir özelliktir..."ben mutsuzum, onları da mutsuz edeyim" şeklinde bilinçli ya da farkında olmadan davranışlarına yansır...sonuçta "huysuz, aksi ihtiyar" olarak anılırlar.

Sıcak suyun buzu eritmesi gibi iyi huy da hataları eritir. Sakin mizaçlı insanlar genellikle iyi huylu insanlardır diyebiliriz... sevgili ve eş  arayanlar "boyu boyuma, huyu huyuma..."diye bir uygunluk arayışı içinde olurlar fakat boy uygunluğu dışında ki tüm uygunlukları tam olarak onaylayabilmek ancak kişilerin  birbirlerini yeterince tanıyabilecek uzun süreli bir birliktelikten geçiyor...günümüzde kimse de bu kadar uzun bir birlikteliğe gelemiyor...tahammül sınırları azaldığı için hemen karşı tarafa "huysuz" yaftası yapıştırılıyor...evlilik öncesi ilişkiler kısalıyor, evlilikler kısalıyor; galiba herkes huysuzlaşıyor ve uyumsuzlaşıyor! Huysuz kişi seçici, zor beğenen, çok eleştiren ve uyumsuzdur. Bunu anlatan bir kanto ile bitirelim; hem de Huysuz Virjin'den olsun!..

Ben kalender meşrebim güzel çirkin aramam
Gönlüme bir eğlence isterim olsun
Saçları samur, gözleri mahmur
Biraz da şirin olsun
Kaşı gözü kara olursa olsun
Yanağında bir beni mutlaka olsun
Endamı şanlı, sohbeti tatlı
Biraz da şahin olsun
Yan bakışı yaksın, cilvesi yıksın
Olursa böylesi böylesi olsun
Gözleri şahbaz, gerdanı beyaz
Biraz da tombul olsun