2 Aralık 2012 Pazar

Eski reklamlara devam -1-


HASAN KOLONYA VE LOSYONLARI...Yurdumuza gelip giden bütün ecnebiler tarafından kullanılmakta ve ekseriya memleketlerine giderlerken bilhassa hediye olarak seçilip götürülmektedir...




Türkçe'nin kullanımı o günlerden bu günlere değişti...belki bana zarif gelen bu kelime ve dil kullanımı; bazılarına komik ve farklı gelebilir...günümüz Türkçesi ise katlediliyor; bu da trajikomik bir durum!.

İkinci Meşrutiyet (1908) devrinden başlayarak Arapça-Farsça unsurlar bakımından  oldukça sadeleşip gelişen ve kelime bakımından zenginleşen Günümüz Türkiye Türkçesi’nin  20. yüzyılda  en dikkati çeken yönü, söz diziminin   yabancı  şekillerden temizlenmesi; yani Türk cümle yapısının aydınlığa kavuşması  olmuştur... Fakat,  Arapça ve Farsça ağırlıklı yabancı kelime ve dil bilgisi unsurlarından  temizlenen   Günümüz Türkiye Türkçesi, 1940’lı yıllardan   özellikle de  1980’li yıllardan itibaren  gittikçe artan bir  oranla  başta İngilizce olmak üzere  Batı dillerinin kelime ve dil bilgisi şekillerinin  tesiri altına girmektedir. Bu durum da  dilimizin bozulup  yozlaşmasına ve yabancılaşmasına  yol açmaktadır.

Yakında bu tür örnekleri paylaşmayı düşündüğüm için geçmişten karşılaştırılabilecek örnekler olsun istedim!

70'lerden üç biblo...




O yıllarda evlerde dekoratif amaçlı biblolar revaçtaydı...her gittiğim evde biblolardaki figürlerin hikayelerini bulmaya çalışırdım; daha doğrusu uydururdum...yazılı olmasa da onlar ilk hikayelerimdi !..yıllar sonra sırları biraz dökülmüş bir iki biblo bulup kolleksiyonuma kattıkça şimdi o hikayeleri hatırlamaya çalışıyorum...hatırlayamazsam da olsun yeni hikayeler yazarım!

30 Kasım 2012 Cuma

gitmek...gelmek

Git gidebilirsen! imkansız durumlar vardır, iki arada bir derede ...kararsız durumlar.
gitmek mi zor kalmak mı zor, o sabahı gel bana sor...kimdi giden kimdi kalan, giden mi suçludur her zaman....aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık...elin kolun bağlanır, çünkü senin gitmeni engelleyen, seni bağlayan bir şeyler vardır...sevgili, aile, iş, güç, bir dost belki...gidip de dönememek diğer ucunda bilinmezlik belki...
istersin ama gidemezsin bazen; durumun, paran pulun yoktur...ya bir yanın gitmek isterken diğer yanın kalmak isterse!..


Evden işe, işten eve gidip geliriz her gün aynı koşuşturma içinde; sanki iki ayna arasında oluşan sonsuz görüntü içinde derinlere doğru kaybolur gideriz...gittiğimiz yolda , geçtiğimiz yerde iz bırakırız...ama şehrin dokusunda kaybolur giderler kısa bir süre sonra görünmez olurlar yenilerinin arasında...

sevdiğimiz yerlere, gezmeye, sinemaya, alışverişe, tatile, balık tutmaya,bir dost ziyaretine falan gitmeyi arzularız...zamansızlığın parasızlığın gözü kör olsun! 
battı balık yan gider diye bodoslama daldığım çok oldu olayların içine...her gidiş ve dönüş bir maceradır bile bile...gider gelirim gel-git bölgesinde bir yengeç gibi...
...hoşa gitmek, boşa gitmek, dile gelmek,ele gelmek, dize gelmek, yola gelmek, aşka gelmek, işi bilip işe gitmemek...
sevdiğimiz için koşa koşa gideriz, istemediğimiz bir şeye ayakları sürüye sürüye...bir arkadaş arar; "neredesin, ne yapıyorsun?..hadi atla gel, takılırız biraz"der mesela bir şeylere biner(at, eşek vb. vasıtalara) gideriz!...


üstüne üstüne gelir bazen duvarlar, olayların üstüne üstüne gidersin, aklın başından gider-gelir, bazı sözler davranışlar ağrına gider, yangına körükle gidersin..."sakın geç kalma erken gel" der bir şarkıda sevgili...
vaktinde, zamanında ya da erken gidersin, tahmininden önce gelirsin(erken boşalma anlamında da kullanılır!)...gönderdiğin mesaj, mektup gitmez bazen; yerine ulaşmaz...sabırsızca ve uykusuz günlerce ne çok beklemiştim sevgilimden gelecek mektubu! Artık ne mektuplar ne de heyecanlar ve bekleyişler kaldı...
gelen gideni aratır, davulun sesi uzaktan hoş gelir, aklına gelen başına gelir...(tüm bunlar da yaşanan olaylar ve sonuçlar üzerine söylenmiştir)
En zor konuda  giderlerini gelirine göre dengelemektir...göz göre göre kabullenirsin bazı şeyleri, yüz yüze gelirsin sorunlarla...
gitmek mümkün mü artık gitmek, onca yollardan sonra yeniden yollara düşmek!? 
Başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta...burası gibi değil gideceğim memleket denizi ayrı deniz, havası ayrı hava..Can Yücel'de söyleyeceğini söylemiş bu gitme isteği tespitini yapıp da üzerine; Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına,
Bir başka ülkeye, dağlara, uzaklara...

Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey...
Her şeyi, herkesi bırakıp gitme isteği...

Gitmek için mecburiyet, istek ve en önemlisi gideceğin bir yer olması gerekir...dönüp geleceğin yer kürkçü dükkanı da olabilir...burası Muş'tur yolu yokuştur giden gelmiyor acep nedendir...gele gele geldik bir kara taşa, yazılanlar gelir sağ olan başa, bir hasret koyar kavim kardaşa, bir ayrılık bir yoksulluk, bir ölüm...şarkılar, türküler şiirler derken yazı uzar gider! Müsadenizle ben gideyim!.. 

28 Kasım 2012 Çarşamba

Çiki-ta...çikinin ta kendisi!

























Köpeğin adı Çikita , dişi bir İngiliz Buldog'u...Geçen kış, bir gece Çağlayan'da bulmuş Volkan arkadaşım...sefil bir vaziyetteydi hatırlıyorum; ben de ertesi sabah tanıştım kendisiyle...sokaklarda uzun süre kalmış...egzaması yüzünden mi atıldı, yoksa sokaklarda mı oldu bilemiyorum...veteriner, ilaçlar, iğneler, banyolar derken kısa sürede kendini toparladı ve mahallenin maskotu oldu...iki ay kadar önce birden sokakta tasmasız olduğu bir anda kayboldu...aradılar, taradılar ve Kumkapı'da buldular...tinercilerin kötü emellerine alet olmuştu...yeniden döndü hayata ve aramıza...ama biz bu yaşananları düşündükçe hala kendimize dönemiyoruz...
Bu sakin, sessiz, dünyalar güzeli hayvana yaptıkları eziyetlerden insanlık utansın!
Bu arada uygun bir eş aradığımızı da söyleyelim; belli mi olur belki bir kısmeti çıkar! Bir de isim seçimi var...doğru isim midir, isim koyulana yakışır mı, ne anlama gelir pek düşünülmez! Bunu da vurgulamak istedim; tıpkı Uludağ limona-ta, nara-ta, mandalina-ta da oduğu gibi...ta...ta..tataaaaa!

27 Kasım 2012 Salı

yersiz öfke


İnsan öfkelenince göz bebekleri büyür ( göz bebeklerinin büyümesi ayrıca suçluluk duygusunu da gösterir), burun delikleri genişler hızlı hızlı , derin derin solumaktan...kaşlar çatılır, dudaklar sıkılır...kaslar gerilir...velhasıl değişir tüm çehresi...işte afişin iyi yapıştırılmamış olması, hafif rüzgar ile kıvrılan kağıt, fotoğrafı bu hale getirmiş de ondan böyle görünüyor zannedebilirsiniz!..ama bu yüz ifadesi ve bakışlar genelde böyle...içi dolu yersiz öfke...haaa!..bir de gülüşü var ki alaycı mı alaycı ve sahte...içten bir gülümseme olmadıktan sonra hiç gülümsemesin bence!

yasak!


Geçenlerde bir hastahanenin arka bahçesinde viziteye 1 saat kadar geç kalmış doktoru beklerken bir sigara içeyim dedim...ortalıkta içmektense sırtımı bir duvara vereyim dedim...o duvarı buldum! Fazla söze gerek yok! Önce biraz ikilemde kalsam da sonra  saatime baktım 10:05; tamam dedim...sorun yok, çizelgeye uyduktan sonra!..bir sigara yaktım...

5-süt kabı

Mezarlık yolunun girişinde durdu spor araba...önce kadın indi şöför koltuğundan, sonra yanından küçük bir kız çocuğu...mezarın önüne vardıklarında ayakkabıları çamur içinde kalmıştı her ikisininde...kadın mezar taşının üzerini okudu mırıldanarak...dua etmek için kızın elini bıraktı sımsıkı tuttuğu...işlerini düzene koyup onca yoldan anca gelebilmişlerdi!..biraz geç kaldığının bilincinde ve ezikliği içindeydi..."ama mezarlıktan çıkınca bu duygu geçer" dedi kendi kendine..."o"nu en son üç yıl önce İstanbul'a yılbaşı için geldiklerinde görmüştü galiba!.."o" kedileriyle uğraşmaktan pek ilgilenmemişti kendisiyle...belkide kasıtlı olarak yapmıştı bunu kim bilir?!...yok yok canım! varsa yoksa kedileri!...hem zaten kedilerin kabına süt koyarken düşüp, kafasını vurup ölmemiş miydi?!...duasını bitirdi kızına sarıldı...sonra kızına elindeki çiçekleri mezarın baş tarafına koymasını söyledi...kız yavaşça elindeki çiçek buketini toprağa bıraktı...küçük kız, topraktan dışarı doğru çıkmış bir kemiğin ucunu fark etti; uzanıp aldı...kadın birden kızının elindeki kemiği gördü ve çığlık attı..."ıııyyyğğ!...bırak onu...at elinden çabuk!" kız kemiği düşünmeden olabildiğince uzağa fırlattı. Kemik havada döne döne gidip bir başka mezar taşının üstüne çarptı...mezarlığın mutlak sessizliği içinde kemiğin tok sesi yankılandı...ister istemez o yöne baktı her ikisi de...kemiğin önüne düştüğü mezarın taşını okudular...daha hızlı okuyan kadın irkildi! Anneannesinin adı yazıyordu taşın üzerinde...tarihlere baktı emin olamadı..."yanlış mezara mı geldik"dedi...iki mezarın taşlarında yazanları karşılaştırdı...birinde ölüm tarihi farklı yazıyordu...emin olamadı...isim benzerliği ona bir oyun oynuyordu herhalde...
Anneannesi evvelki yıl mı ölmüştü, geçe yıl mı? Bir süre tereddütte kaldıktan sonra bir karar verdi...diğer mezarın önüne gidip orada da dua etti...sonra çiçek buketini iki küçük demete dönüştürdü...kızı çiçekleri iki mezarın da baş taraflarına yavaşça koydu...mezarlığın yolundan dönerlerken, kadın geriye doğru baktı; anneannesi kalça çıkığı yüzünden ağır aksak yürüyordu...temkinli bir biçimde süt kabına sütü boşalttı...kediler koşa koşa  kabın başına toplandılar...anneannesi onlara doğru bakıp gülümsedi...diğer yaşlı kadın da elindeki çiçekleri salladı...