24 Ocak 2012 Salı

Aşkımız


















Fotoğraf: Cüneyt Gök

Elinden tutup sarılıklı bir güneşi
Kimsenin bilmediği bir gölgede
Öpmek istesem...
Geri dönüşümlü kağıtlarda kalsa
Aşkımız
Postada kaybolsa...
Kendi kendine
Konuşsa 
Bir deli gibi aşkımız...
Ne kadar dillenir
Ne kadar dinlenir?!
Elinden tutup arka bahçemdeki yeşili
Herkesin gözü önünde öpsem
Gözlerimi kapatarak
Bir nisan günü
Yağmur başlar
Ve biter
Kendi kendine...
Yıllar sonra belki bir cevap gelir
Posta idaresinden bir özür
Kapının altından atılan onca fatura ve evrakla...
Gidip birkaç kağıt daha alıp bakkaldan
"Çizgisiz" olanlarından…
Sonra...
Elinden tutup kalemi
Boş bir sayfanın en üstünden 
En altına kadar doldursam
Tek bir satır yazmadan
Aşkımızla...


23 Ocak 2012 Pazartesi

Gövde-Vücut-Kimlik- "insan isterse neler yapar!"

Fotoğraf:Cüneyt GÖK

İnsan bedeninde baş, kol ve bacakların bağlı olduğu bölüm, ağaçlarda kök, dal ve yaprakların dışında kalan, hayvanlarda ayak, baş ve kuyruktan geri kalan bölümdür gövde... 
Ağaç  büyüdükçe gövde de kalınlaşır, dallar uzar, yapraklar gürleşir yıllar içinde…ama küçük bir çocuğun çizdiği ağaç , onun algılarıyla stilize edilmiş bir ağaçtır... o yüzden proporsiyon aranmaz…
Genelde gerçekçi bir bakış açısıyla tüm canlı, cansız varlıklar için gövde ve ona bağlı parçalarda de aranan  proporsiyondur; Oran ve Orantı her parçanın bütün ile doğru ilişkisini kurmamızı sağlayan önemli bir öğedir. Başın gövdeye göre büyüklüğü gibi…Oranı doğada gördüğümüz ve alıştığımız şekliyle  kabullenir ve uyarlarız. “Altın oran” ile bunu daha da idealize eder sanat.
Heykel gövdesine torso (tors) denir. Daha doğrusu kollar, bacakları ve kafası olmayan, sadece gövdeden oluşan heykele…zamanın, doğa koşullarının etkisi ve tahripler sonucu bir çok  antik heykelin parçaları kopmuş, kaybolmuştur. Bazıları için; parçalar bir daha asla bir araya gelemeyecekken, bazı heykellerin farklı parçaları da farklı ülke müzelerinde ya da özel kolleksiyonlarda ayrı düşmüştür… Discobolus heykeli, Antik Yunan dünyasının ideal güzellik kavramını yansıtır.Heykelde, kafa, gövde ve uzuvlar bir dizi birbirine zıt kuvvet halinde sıralanmıştır. Heykelin duruşu, denge, uyum, simetri ve oran gibi önemli idealleri simgeler. M.Ö. 5.yy’da yaşamış ünlü Yunan heykeltıraş Myron’un yaptığı, fakat günümüzde kayıp olan bronz bir heykelin kopyası olan Discobolus heykeli kafası eksik olarak bulunmuş…sonradan yine antik bir baş  gövdeye yerleştirilmiş . Uzmanlar öne doğru bakışının orijinaline uygun olmadığını vurguluyorlar. Orijinalde, geriye doğru diski tutan ele bakmakta olduğu varsayılıyor. Demek ki oran ve orantının ötesinde mantıkla ve bilimsel verilerle de bakmak gerekiyor  bazı gövdelere…

Benetton, Papa 16. Benediktus'u Kahireli bir imamı öperken gösteren fotomontajı,Vatikan'ın baskısı üzerine reklam kampanyasından kaldırmak zorunda kalmıştı.


“Fotomontaj”ı gerçekte fotoğrafın çekildiği anda kadrajın içinde olmayan bir şeyi -manuel bir biçimde baskı aşamasında ya da dijital ortamda- konuya dahil etmek, çıkartmak ya da konunun parçalarını değiştirmek olarak ifade edebiliriz. Photoshop ve başka görüntü işleme programları sayesinde başka bir gerçeklik yaratmak mümkün ama işin özünde inandırıcılık sorgulanıyor çoğu zaman. Yaşlı olanı genç göstermek, kırışıklıkları, selülitleri, sivilceleri yok etmek, saç ekmek, kaş almak…hepsi mümkün . Daha genç, daha güzel, daha az kıllı görünmek mümkün… ama daha akıllı görünmek zor… görüntüler, suretler bir çok kişi için görünümlerinin tasdiki…- mış gibi yapıyor olsalar da…

                                 Fotoğraf: Cindy Sherman

Özellikle gövde aynı bırakılarak kafa ve yüzdeki parçalar değiştirilen fotomontajda, yeni parçalar gövdeye ne kadar uyumsuz olur ve iğreti kalırsa o kadar gülünç oluyor… bazıları potansiyel şantaj unsuru sayılabilecek, insanların uygunsuz  hallerde fotoğraflarını çekmek isteyip bunu başaramayınca fotomontaja başvuruyor. Eğlenceli ve komik tarafını bir yana bıraktığımızda işi ciddi suç boyutuna yaklaştıran örnekler de var. O yüzden mahkemelerde uzman kişilerin görüşüne başvurulur bu tür delil sayılabilecek belgelerin incelenmesinde… Alttaki fotoğraflarda fotomontaj yok! Frank Zappa her zaman olduğu gibi...kategorize edilemeyen müzik tarzıyla her zaman aykırı...

Artık yüz nakli de  gerçek oldu…! Dünya da 15 kadar nakil gerçekleştirilmiş ve bunlardan 7-8 tanesi tam yüz nakli imiş…Türkiye‘deki ameliyatı beyin ölümü gerçekleşen Ahmet Kaya'dan alınan yüz küçükken yangında yüzü yanan,on dokuz yaşındaki Uğur Acar'a nakledildi... “Ahmet” “ Kaya” her halde en çok rastlanan isim ve soyad ama ister istemez merhum şarkıcı-müzisyen “Ahmet Kaya” geliyor akla… Yüz, bacak ve  iki kolu bağışlanan Ahmet Kaya'nın, 1996 yılında trafik kazasından sonra kan bulunamadığı için  yaşamını yitiren kız kardeşinin ölümünün ardından organlarının bağışlanmasını istemiş...  
Aile, müftüye bunun caiz olup olmadığını bile sormuş…Türkiye’de ilk yüz naklini gerçekleştiren Prof. Dr. Ömer Özkan,tam yüz nakli” yapılan kişi ne Ahmet Kaya’ya benzeyecek ne de yüzü  kendi yüzü gibi olacak diyor…. Yeni bir yüz ile kimlik ve kişilik de ister istemez değişecek…
Her birey çok kimliklidir aslında. Bir adam  karısına karşı koca, oğluna karşı baba, işyerinde patronuna karşı çalışan, tuttuğu futbol takımına karşı taraftar, fanatik  vs.vb…gibi. Kimlikte esas olarak dışa karşı yansıtılan bir cephe, topluma dönük sosyal bir yön, bir yüzdür. Kimliğin özü aslında soydan ve sosyal tarihten gelen aidiyettir. Kişilik ise iç dünya ile ilgili psikolojik bir yöndür.  Kişilik bireyin iç ve dış çevresi ile kurduğu, diğer bireylerden ayırt edici tutarlı ve yapılaşmış bir ilişki biçimidir. Her bireyde var olan etnik ve ulusal kimlik, dini kimlik, aşirete bağlı kimlik, bölgesel kimlik, dil ailesi açısından kimlik-dilsel kimlik, diyalekt/lehçeye dayalı kimlik, sınıfsal kimlik, ideolojik kimlik, felsefi bakış açısından kimlik, siyasal kimlik, ailesel vs.vb… gibi değişen dünya düzeni, yabancılaşmaya ve bir çok faktöre bağlı henüz oturmamış ve belki de oturamayacak bir kişilik, gelişmemiş kişilik, kişilik  bozukluğu, kişilik bölünmesi gibi farklı durumlar da görülebilir…

Nakli gerçekleştiren   Doktor,Akdeniz Üniversitesi,Tıp Fakültesinde daha önce de çift kol ve dünyada bir ilk olarak rahim nakli yapmıştı... Doktorların beklentisi rahim transfer edilen kişinin hamile kalması… Doğuştan rahmi olmayan Derya S. bebeğini dünyaya getirdikten sonra, nakledilen rahim alınacakmış...! Doğal olarak-cinsiyete bağlı olarak-  olması gereken parçanın  yokluğu, kendini tam değil yarım-eksik gibi hissetme, ödünç aldığı parçayla, doğurganlık özelliğini bir kez de olsa yakalayabilmek ve bir bebekle hayata farklı bir kimlik ve kişilikle...kadın ve anne olarak bakmak…insan isterse neler yapar!

20 Ocak 2012 Cuma

Ne istiyoruz bedenlerimizden?

                           Fotoğraf: Cüneyt Gök
İnsanlık tarihi içinde,  insan doğasına baktığımızda hep bir karşılaştırma ve kendini "bir başkasına benzetme" ile süregelen bir güzellik arayışı görülür ...bedenimizi tam anlamıyla, olduğu gibi sevemiyor, hep bir kusur buluyoruz...belki de hayatta kendi seçimlerimizi kullanamadığımız konulardan biri de bu...anne-babayı, ismimizi seçememek gibi "kendi bedenini seçememek"...Kimliklerimiz cinsel tercihlerimiz çerçevesinde ama asla tam anlamıyla özgür olamayacak biçimde şekilleniyor. ..."değişim" için her yol mümkün ve  mübah...ölesiye rejim de, 144 estetik ameliyat, cinsiyet değiştirme operasyonları da...saç boyası da, "mutluluk çubuğu"protez de ...
beğenmek, beğenilmek ve kabul görmek için tüm çabalar...Ama Balzac'ın dediği gibi "çoğu zaman kusurları gizleyen bir örtü" dür güzellik... Kusursuz güzellik, mutlak güzellik yoktur...Bu arada, medyada her fırsatta boy gösterenler de bir misyon üstleniyorlar.( "idealize edilmiş"ler işleri karıştırıyor ve yangını körüklüyor!). Toplumun ve kültürün beden-özne ilişkisinde değiştirip dönüştürdüğü bedenlerin dışında asıl sorun değişen bedenlerle, değişen kimlik ve kişilikler...kendi içinde kişilik çatışması kaçınılmaz...çünkü yeni kimlikler eski beden ve kişiliğe tam olarak uymuyor...

"Obezite", halk arasında bilinen adıyla şişmanlık, vücutta fazla miktarda yağ birikmesi sonucu ; besinlerle alınan enerji miktarının, metabolizma ve fiziksel aktivitelerle tüketilen enerji miktarını aştığı durumlarda ortaya çıkan bir hastalıktır. "Kendinle barışık olma durumu", "1gram et 1000 ayıp örter" düşüncesiyle değerlendirilebilir!. Bazılarına "su içse yarıyor". Risk miktarını görmek için bel çevrenizi bir ölçün. Erkek için risk 94cm de başlayıp 102 cm ye ulaştığında yüksek risk sayılıyor. Kadınlar için ise bu rakamlar 80cm ve 88cm. 


"Anorexia" ise insanların kendilerini açlığa mahkum ettikleri bir yeme bozukluğudur. Sanatçı, fotomodel camiasında dikkat çeken bu rahatsızlık; genellikle ergenlik dönemindeki gençlerde görülüyor. Kilo kaybı genelde hiç yemek yememe, aşırı egzersizler, diüretik ve laksatif ilaçların kullanımı ile ortaya çıkıyor. Anorexia problemi yaşayan kişiler çok aşırı derecede kilo kaybederler ( kiloları normalde olmaları gereken kilonun % 15 ‘ı kadar daha azdır). Anorexia problemi olan kişiler kendilerini aşırı kilolu görürler!...İkisi ortasında bir yerlerde olmak en güzeli...


 








Bütün bu farklı olma ve güzel olma arayışı içinde "jiletçi"ler var; tek satır boşluk bırakarak jilet atan,  "Müslüm Baba"yla anılan... "piercing"ciler var Guiness rekorlarını zorlayan...
Eski Mısır'da Firavunlar göbeklerini , Romalı askerler cesaret simgesi olarak göğüslerini, Mayalarda ruhani liderler dillerini  deldiriyorlarmış. Victoria Döneminde ise soyluların meme uçları ve cinsel organlarına piercing yaptırdığını biliniyor...sonra nerdeyse tüm vücuda aylarca acı çektirilerek sabırla yaptırılan  dövmeler de var ...en zararsızı vücut boyama ...dövme gibi kalıcı olmasa da vücut boyama da sanat bir  haline geldi artık.  İlkel toplumlardaki inanış ve gelenekler günümüzde de devam ediyor. Afrika, Avustralya, Yeni Gine vb.yerlerde burun deliklerine, hayvan kemiği vb.,  halkalar takıldığı gibi  boyunlarına halka geçirerek uzatma geleneğini devam ettiren Kuzey Tayland’daki Padaung kabilesinin kadınları var listede...( bu alanda rekor kayıt 40cm), yine Afrika'da Mali, Etopya vb.yerlerde, bazı kabileler dudakların içine, ağıza, kulaklara dairesel tahta plakalar "pelele"ler takıyorlar;  ki bunu da güzel görünmek için yapıyorlarmış! tüm bunlar bizim için uç örnekler olsa da onlar için doğal bir gelenek ve böyle daha güzeller!.


-DEVAM EDECEK-

18 Ocak 2012 Çarşamba

Gövde-Beden-Sanat

Gövdemiz, vücudumuz bir tasarımdır. Ama içsel, ussal yanımız sürekli geliştiği için bitmemiş bir tasarımdır insan diğer canlılardan farklı.... Doğumdan ölüme; gelişir, büyür, değişiriz fiziksel görünümlerimizle...bedenler genel olarak birbirine benzese de parçaları arasında küçük farklar vardır hep...kimi insanın kolları kısa, kiminin kulak memeleri bitişiktir, kimi tüysüz, kimi kıllıdır, kiminin kocaman elleri, küçücük kafası vardır...kiminin boncuk gibi gözleri...bazen orantısız ama kendine özgü... ama herkesin bir gövdesi vardır...gövdesiz bir uzuv ve organ bağımsız olarak yaşamaz! Ağrı, acı, hastalık, kaza, yaşlılık...her türlü ölüme yaklaşma uyarır bizi. En özgür anımız doğduğumuz andır,bir daha öylesine özgür olamayız...hep uyarılırız...hep bir şeyler verilir, dayatılır, benimsetilmeye çalışılır...toplumun değer yargıları çerçevesinde şekillendirmeye çalışılır hem fikirlerimiz, hem bedenlerimiz...ayaklarımızdan prangalarla bağlanırız yaşadığımız çevreye, şehre, aileye, geleneklere, tabulara...moda, kişilik-kimlik, statüko,makyaj vb.vs ile giydirilir, ambalajlanır çıplaklığımız.


Harddiskimiz doldurulur başkalarının düşünüp bulduğu formüller, mutlak doğru diye kabul edilenlerle...
çoğu hiç bir zaman işe yaramayacak bilgilerdir bedenimiz gelişirken beynimiz ona oranla bu yüzden fazla gelişemez...çünkü işin içinde bir isteksizlik vardır bu çarpık, yamuk bir eğitim sistemi içinde yanlışlarla yükleniriz...yasaklarla...baskılarla donatılır bedenimiz; kendisi de bir baskı oluştururken üzerimizde...ve insanı insan yapan, ölünceye kadar insan olma uğraşı, çabasına iten duygularla...yine de sorgular insan bazen...işte sırf bu yüzden büyümesi bitmez...öğrenmesi...karşılaştırması başkalarıyla kendini...panik atak, paranoyak hallere bürünür zaman zaman... yersiz şüpheler denizinde boğuluruz. Özünde zarar görmesini istemediğimiz, korumaya çalıştığımız bir bedenimiz ve hayatımız vardır ya...kuruntular, şüpheler...acabalarla!
Mimikler ve jestler konuşmamızda olduğu kadar, üslubumuzun da perçinlenmesi boyutunda önem kazanır.El kol hareketleri bedenimizin dilidir...ne kadar az konuşan biri olsak da vücut diliyle  konuşuruz çoğu zaman farketmeden...en doğrusunu da zaten vücut dili söyler...
Binlerce yıl içinde insan gövdesine bağlı estetik ve güzellik anlayışı değişir durur...buna bağlı moda da... Modacılar giysiyi ikinci bir deri olarak kullanırlar. Daha rahat giyinme hem zihne hem de jestlere özgürlük getirir. Modern çağla birlikte, çağdaş sanatta devreye "yaratıcı beden" kavramı girer...1960-1970’li yıllardan itibaren performans sanatı, kavramsal sanat, yoksul sanat, fluxus v.b. gibi sanatta biçimciliğe karşı çıkan, düşünceye önem veren anlayışlar ortaya çıkar.1980' lerde  üretilen fotoğraf, enstalasyon ve heykeller gerçeküstücülüğün gerilimli güzelliğini, minimalizmin görüngüsel ve tiyatrovari yönünü kullanır.., postmodern dönemin fotoğraf ürünleri biricikliğin ve orijinal olmanın yüceltilmesiyle değil, simülasyon,-mış gibi yapma, pastiş (bir sanat yapıtının taklidi) ve parodi gibi kavramlar eşliğinde gerçekliğin yeniden üretilmesiyle varlığını göstermektedir.
Postmodern dönemde fotoğraf sanatçıları, kendi kimliklerini maskeleyerek, kimliksizleşme ve gizlenme kavramları dahilinde çalışmalar üretmiş, çalışmalarında kendi bedenlerini ya da başka kişi ve nesneleri kullanmışlar, kavramsal fotoğraflar üretmişlerdir. Cindy Sherman, Yasumasa Morimura, Misha Gordin, Robert Mappeltrophe da olduğu gibi...Sherman kadının toplumsal olarak yalnızlaştırılmasının sembollerini yine kadın bedeninde toplar... deformasyona uğramış, alaysı otoportreleriyle estetik kaygıları alt üst etmeyi başarmıştır.Yasumasa Morimura, Marilyn Monroe, Faye Dunaway gibi Hollywood yıldızlarının görüntülerinden yola çıkarak, bilgisayar destekli fotografik yaklaşımıyla otoportrelerini oluşturmuştur.
Gövdenin gerçekleriyle toplumsal alanda bu gerçeklerin doğurduğu çelişkiler günümüz sanatını besler...bu örnekler tabuların yıkılmasında biraz da olsa etkili olmak zorundadır...her dönemde yasaklarla karşılaşırız ama yasak her zaman cezbedicidir ve yasaklamalarla gerçekler saklanıp üzerleri asla tam anlamıyla örtülemez...hele hele sanatta ve düşüncede asla yasak-lama olamaz...yoksa her alanda geri kalmaya mahkum etmiş oluruz kendi kendimizi...İnsan üzerinde üç tür baskı vardır. Bunlar din baskısı, toplum baskısı ve beden baskısıdır.


Kimi kaçar kendi bedeninin gerçeğinden çarşaflar altına, kimi kendini, bedenini beğenmez silikon taktırır göğüslerine,botoks yaptırır dudaklarına,piercing ile güzelleşip farklı kılar kendini! Bir elinde ayna bir elinde cımbızla dolaşanların umurunda değilken dünya biri çıkar  elinde çiçekle durur silahların süngülerin önünde...bir başkası bedenini siper eder sevdikleri, inandıkları için...Greenpeace'çiler nükleeer faliyetleri protesto için  kendi bedenlerini kullanarak performanslar yapar...nükleer faciaları canlandırırlar yerlerde ölü gibi yatarak, kendilerini zincirlerler...her kültürde rastlanabilecek bir nevi bondage(bağlılık, kölelik)dir inandıkları uğruna ya da Hz.Hüseyinin ölüm yıl dönümünde kendini kırbaçlama ritüelleri İtalyan manastırlarında da görülür...o kadar çök ritüel var ki beden ile ilgili ve neredeyse hepsinde de acı çekme var... ne istiyoruz bedenlerimizden!? Belkide beden olmadan tam anlamıyla ifade edemiyoruz kendimizi...
Çok eskiden beri tanrılara kurban edilir canlar...sunaklarda "insan" adaklar...yine de doymaz tanrılar! Hrant Dink'in öldürülmesinden sonra da Agos gazetesi önünde bir performans yapılmıştı.50 kişi onun öldürüldüğü yerde temsili olarak ölmüştü onun gibi ...Dün mahkemeden çıkan kararla yeniden vuruldu Hrant...şimdi bir kez daha ...bir yeni performans yapma zamanı belki...tüm "faili meçhul"ler ve 60 dan fazla gazeteci için...



Baba, koca dayağı altında ezilen bedenler, sevmediği insanın bedeninin altında ezilenler...zorla evlendirilen 13 yaşındaki kız çocuklar...ensestler...tecavüzler...sağlıksız toplumların eseri...bedenimizin, insan doğasının gizli gerçekleri...doğru düzgün ve doğal yaşanamayan cinselliğin çarpıtılmış halleri...Rönesans düşünürünün söylediği gibi insanın bütün güzelliği "deride"dir. Derisiyle kaplanmış insan çıplak değildir. Çıplak bir bedenin erotik bir nesne olarak çekiciliğini yaratan derisi, tenidir. Kaslar, yağlar, lenfler, damarlar...Performans Sanatının öznesi bedendir...bununla birlikte bedenin yer aldığı mekan... Beden ile mekanın arasında bilincin belirlediği ama bazen bedenin gerçekliğine teslim olduğu her durumda kurgulanmış bir müdaheledir...uzayın asıl aşıldığı yer ise zihindir. Bedenin ve mekanın fiziki sınırlarıyla ve sınırları arasında yaratılan bir gerilim, bir başkaldırıdır....bu yüzden biraz anarsist, biraz mazoşisttir...Mesela Hermann Nitsch kendini çarmıha gerdirerek, kestiği domuzdan çıkan kanları üzerine döktürmüştür...bu ritüelin
ve fiziksel şiddetin önemini vurgulayan bir iştir. Chris Burden’in ‘atış’ adlı performansı oldukça çarpıcıdır. Sanatçı bu performansında 22 kalibrelik bir silahla kendini bir arkadaşına vurdurmuştur. Marina Abramovic, vücudun limitleri, insan aklının nelere izin verdiği ve hitap edilenle hitap eden arasındaki ilişkiyi inceliyor. Bir performansında izleyicilerin eline birçok kesici madde vermiş ve bu maddeleri kendi üzerinde denemelerini istemişti. Sonuç: Kan revan içinde ve ölümden dönen bir kadın. 'Ölmek değil; neler yapabileceğini görmek istedim' diye anlatıyor bu performansı Abramovic...
Et ve kemik olarak algılama dokunmayla olur. Dokunma ilkin cinselliği çağrıştırsa da dokunmak hüzünlenme, duygulanma, rahatsız olma ve benzer duyguları da getirir.
Bedenlerin fiilleri vardır...eylemleri... yapabildikleri, yapamadıkları... İnsanlar,yapabileceklerini düşündükleri sınırlar içinde hayal kurarlar...ütopyaların bile mantıklı sınırları vardır...
-DEVAM EDECEK-

13 Ocak 2012 Cuma

balık ve deniz ürünleri-2-


Havalar bir garip…artık mevsimler tam oturamıyor!…gidip geliyor…böyle olunca ne biz ne de doğa uyum sağlayabiliyor bu gidişe…havalar ılık gidince balık azalıyor, fırtına olunca balıkçılar denize açılamıyor; çinekop tezgahlarda iyice azaldı ve neredeyse kayıplara karışmak üzere. Artık altın borsasında olduğu gibi balık fiyatları da sürekli değişiyor. Aslında balık mezatları bana hep mantıklı gelmiştir. O gün hangi balıktan ne kadar çıkarsa ona göre açık arttırma oluyor…böylelikle balık değerini buluyor, balıkçı da emeğinin karşılığını alıyor. Geçen gün "Balık Pazarı"ndan geçtim. Balık fiyatları almış başını gitmiş…Tabii balık pazarı genel olarak 1.5-2 katı pahalı olabiliyor ama Samatya’da da pahalı. Çinekop’un irisi balık pazarında 45 liraydı…barbun 75 lira…hamsi ve istavrit ise 15 lira…hal böyleyken ucuz yollu bir keyif yapayım ve sizle paylaşayım istedim.

"Sardalya"(sardalye-sardele)dan salata
10-15 adet konserve ya da tuzlanmış sardalye  
2 adet orta boy pancar  (ya da pancar turşusu) 
2 orta boy patates(haşlanmış) 
2 adet katı halde haşlanmış yumurta 
2 sap taze soğan
1 sap dereotu
1 demet tere
3-4 yaprak roka 
1’er çay kaşığı deniz tuzu ve tane karabiber(değirmende çekilecek)
1 adet tatlı kırmızı biber( közlenmiş)
1 fincan krema
1 yemek kaşığı mayonez 
1 limon
1 marul(Yedikule marulu) 


                     Fotoğraflar: Cüneyt Gök

                     Çeşme'de balık mezatı...
              Tekir, sonbahar-kış geçişiyle Karadeniz'de bollaşır...
                  Çeşme'de mezatta "Böcek"ler...
                  Karides salatası...
                  Tartar sos ve fırın patates eşliğinde levrek fileto...


                Yalova'da Çirozlar ve Balıkçı Tamer kardeşim...

Bol su altında sardalyeleri  temizleyip biraz suda beklettikten sonra, kılçığını alıp küçük parçalara bölelim, pancarı ince dilimler halinde,(eğer pancar turşusu ise küp şeklinde) bir parantez daha açar isek(pancarları haşlayıp, dilimleyip tuz, sirke içinde bekletirseniz aynı gün içinde yemeye hazır oluyor yani hızlı ve taze turşu...bu işlemi kırmızı biberleri közledikten ve dış zarlarını aldıktan sonra sarımsak da ekleyerek uygulayabilirsiniz..daha sonra zeytinyağı içinde de saklayabilirsiniz....kapa parantez! )kestikten sonra patates, yumurta ve  taze soğanı da aynı şekilde ince doğrayıp, ince şeritler halinde kestiğimiz kırmızı köz biberi, tere ve roka yapraklarını ekleyelim. Malzemelerin pişirilme şekliyle ilgili her zaman alternatif aramak yeni lezzetlere götürüyor. Mesela  tercihen taze patates kullanmak, fırında, ızgarada pişirilmiş ya da mangalda külde pişirilmiş olursa çok lezzetli oluyor…haşlanmış patatesi soyup bir miktar zeytin yağıyla ıslattıktan sonra yine fırının ızgara bölümünde , üzerleri kabuklaşıncaya kadar tutabilirsiniz. Deniz tuzu ve değirmenden karabiberi de çekerek ekleyelim. Mayonez ve krema karışımına limon suyunu ilave edelim ve güzelce karıştıralım. 
Marulun dış yapraklarını genişçe bir servis tabağına dizelim ve hazırladığımız salata karışımını marul yaprakları üzerine dengeli bir biçime bölüştürelim. Her biri üzerine  mayonez ve krema karışımı ve dereotu ile süsleyelim.  Dolapta kısa bir süre dinlenmeye ve soğumaya bırakalım…10 k. sonra servise hazır! Afiyet olsun!


Sardalya Ev Tuzlaması
Tüm balıklar için evde uygulayabileceğiniz basit bir çalışma sonunda ; 2-3 haftada sonuç alıyorsunuz. Sardalya ve hamsi için hiç yıkamadan, içini ve pullarını almadan yapabileceğiniz tuzlamada önemli olan; kavanoza balıkları bir kat balık, bir kat tuz şeklinde dizmek…Serince ve ışık almayacak bir yerde( tezgah altı, kiler dolabı) saklanır. Bir ay kadar sonra ev tuzlaması hazırdır!. Bu arada balık suyunu ve yağını salar o yüzden kavanozu sallamak, ters yüz etmek gerekiyor ki tuz her yere ulaşsın(ev turşusu kuranlar bilirler….aynı mantık). Yenecek kadar balık alınır, tuzu gidene kadar iyice yıkanır, biraz limon sıkılarak afiyetle yenir…isteğe bağlı biraz zeytin yağı da gezdirilir. Zeytin yağı ve zeytin yağı ile yapılan mezeler rakı sofrasının vazgeçilmezidir. Zeytin yağı midevidir. Aydın Boysan rakı öncesi bir çay bardağı zeytin yağı içermiş…tabii rakının mideye dokunması engellendiği gibi sarhoşlukta geçikiyor…ya da hep çakır keyif kalınıyor. Hiçbir meze olmadan sadece tuzlama ve rokayla bir büyük gider…Bu arada kavanozdaki balıklar bir-iki aydan sonra  sarımsı, altın- kahve bir renk alıyor…sanki karamelize olmuş gibi…yıllandıkça güzelleşiyor…tuz da daha fazla pişiriyor ama balık eti içine daha fazla tuz alıyor.


Uskumru Çiroz
Uskumrudan  çiroz yapmak( uskumru bulursanız!) için en uygun zaman nisan ve mayıs aylarıdır. Balığın  yağını kaybettiği mevsimdir. 100 adetten yapılacak sıralar için yarım paket mutfak tuzu derince bir leğen içine balıklar üzerine serpilip , yedirilir ve yarım gün bekletilir. Daha sonra yıkanan balıkların sadece iç organları çekme yöntemiyle sıyrılır…kafalar kopartılmaz. İçinde kan pıhtısı kalmayacak şekilde yıkanır ve kuyruklarından ikişerli  üçerli gruplar halinde ipe geçirilir…ipe geçirilen sıralar gün içinde güneş alabilecek, aynı zamanda hafif rüzgar da alabilecek yerlere asılırlar. Hava şartlarına göre yaklaşık olarak  bir hafta içinde kurur … Bu süre zarfında yağmur ve fazlaca nem almamalıdır ki gerektiği gibi kuruyabilsin. Toz aldığını düşünüyorsanız suda şöylece bir yıkayıp ateş üzerinde her iki yanı çevrilerek yavaş yavaş pişirilmelidir. Balıklar daha sonra  yumuşatılması amacıyla sırt taraflarına vurulur …pişme işlemi sonrası kabuklaşan deri ve kılçığı alınır. kılçıklı karın kısmı ve kabuklaşmış derisi çıkartılıp atılır. Parçalara ayrılan balığın eti suda yıkanıp sıkılıp süzülerek üzerinde son kalan kan ve tuz artıklarından arındırılmış olur. Artık zeytin yağı ve limon gezdirdikten bir süre sonra yemeye hazırdır.  Muadili olmasa da kocabaş istavrit ile de aynı işlemlerden geçirerek çiroz hazırlamak mümkün!

Pazı ve Mantarlı Levrek Fileto
1 çorba kaşığı zeytinyağı 
1 orta boy levrek 
1 bağ pazı
1 adet soğan 
4 adet irice mantar
1 çay kaşığı soya sosu 
2 çorba kaşığı hazır krema
1 fincan rendelenmiş kaşar peyniri 
Deniz Tuzu 
Tane Karabiber 

Mantarlar çabuk piştiğinden öncelikle soğanları pembeleşinceye kadar kavuruyoruz . Mantarı ince ince kıydıktan sonra soğana ekleyelim…ardından kıyılmış pazıyı ...Pazı ya da ıspanak mantar birlikteliği kırmızı et ızgara ve yemeklerine olduğu kadar beyaz etli balıkların yanına da çok yakışır...pazı suyunu salıp yumuşayınca  tuz ve karabiberi çekelim… ardından soya sosu ve kremayı ilave ettikten sonra bir süre daha pişirelim Ocaktan aldığımız filetoları fırın tepsisine dizelim ve pazılı harçımızı üzerlerine bölüştürüp filetoları rulo halinde saralım açılmamaları için kürdan ile tutturabilirsiniz.Önceden kızdırılmış fırında 200 derecede pişirmeye başlayalım üst tarafın kızarmasına yakın fırından çıkarıp rendelenmiş kaşar peynirini serpelim ve yeniden fırına koyup , ızgara konumunda kısa bir süre daha pişirelim.  Servise hazır. Yanına kavrulmuş erişte yakışır…
Deniz levreği bulursanız direkt ızgaraya …çiftlik olursa değişik varyasyonlarla pişirmek, soslarla servis etmek daha makbuldür. Yanına demi sek beyaz şarap öneririm bir de kibrit patates…

12 Ocak 2012 Perşembe

"Emek" - "Ekmek"



"Ekmek aslanın ağzında" deriz...hele hele şimdilerde daha da çok...
Tüm koşuşturmalarımız, emeklerimiz  "ekmek" parası için değil mi?!" Allah rızası için bir ekmek parası" diye dilenenler mi istersiniz...Orhan Veli misali "böyle havalarda" eve ekmek ve tuz götürmeyi unutanlar mı? Çeşit çeşit insan bulmak mümkün.Karnını kuru ekmek ile doyuranların kendini şanslı hissettiği zamanlar olduğu gerçeğini unutmadan şükretmek lazım boğazımızdan bir lokma yemek girdiğinde! 


Bazıları ekmek arası sever; pratik bir yeme şeklidir: Anne"Şenol gelesin, yağlı ekmek yiyesin" diye seslenir sokakta oynayan çocuğuna, kimisi margarin sürer sadece, kimisi salça, kimisi eski kaşar koyuverdirir köşedeki bakkala...kızarmışı, bayatı, çıtır çıtır fırından yeni çıkmışı...kedisi, köpeği, güvercini, martısı...neredeyse tüm canlıların yediği bir "nimet"tir ekmek...Yerde görüp alır, öpüp başımıza götürür, üzerine basılmasın diye yüksekçe bir yere koyarız. Belediyenin Halk Ekmek kuyruklarında bekleyerek en az beş tane alırız; ne de olsa aileler kalabalık...ister çorbaya doğra, ister yemeğin suyuna bandır, ister salatanın sosunda "şamandra" yap..bayatlarsa korkma boza yaparsın, sobanın üzerinde kızartırsın olmadı sütçünün ineklerine yollarsın...en güzel köfte bayat ekmek içiyle olur(çoğu kişi galeta unuyla yapıyor artık) ...Bir de başın üstünde ekmek kırma olayı vardır; yemin eden kişi yeminini bozmak isterse..."başımın gözümün sadakası" olsun diye başın üzerinden ekmek ve tuz çevrilip ihtiyacı olana verilir hala...eski Türk geleneklerinde ölünün mezarı üstüne, arpa, buğday serpilirmiş, bir çok hayvan da karnını doyururmuş bunlarla; böylelikle ölü sevap kazanırmış... günümüzde de ölünün çıktığı eve yemek ve ekmek gönderilir...aslında hepimiz için olmasa da bir çoğumuz emek, ekmek, insanca bir yaşam ve haklarımız için  mücadele veriyoruz. Kırıntısı bile kıymetli olmalı ekmeğin! ama insandan daha fazla bir serçe için…Hansel ve Gretel masalında Hansel’in dönüş yolunu bulmak için arkada bıraktığı ekmek kırıntılarını nasılda yemişti kuşlar…(tek bir kırıntının bile  bir karınca için ne kadar daha değerli olduğunu unutmayalım!)
Emeği ekmeye dönüştüremediğinde hiç bir şey karşılık bulmuyor tam anlamıyla ...bir yandan bir çok insan işten çıkartılıyor, "ekmeklerinden oluyor", diğer yandan ekmeğe zam yapıldıkça birileri daha da aç kalıyor...bir başka açıdan bakıldığında ise tüm bunlara rağmen korkunç bir ekmek israfı var...işte bu insanlar, savaş zamanı ekmeğin karneyle verildiği günleri masal gibi dinlemiş ama o dönemi yaşamadıkları için kıymetini de bilemeyecekler , ihtiyaçlarından fazla alıp sonrada çöpe atacaklar yine...Gerektiği kadar tüketelim!.. bazı fırınlarda "askıda ekmek" uygulaması harika bir düşünce!...ekmek alan kişi bir iki ekmeğin parasını daha verip ihtiyacı olanın alması için rafa koyduruyor, ihtiyacı olan da fırından gidip alıyor! Kış nereden baksanız iki ay daha devam edecek...dışarıda yaşamak zorunda olan insanlara yardım elini uzatalım... sokak hayvanlarını, barınaklarda uygunsuz şartlarda ve aç olanları , karla kaplı yerlerde bir çok canlıların yiyecek bulamadığını düşünüp onlara yardım edelim...onları yaşatmak için bir lokma eksik yesek ölür müyüz!



               Fotoğraflar: Cüneyt Gök 

10 Ocak 2012 Salı

Kırmızı: hayatın rengi -2-



Renk: Farsça "renk", "boya", "kan", "utanma" gibi anlamları olan "reng" kelimesinden gelmektedir…Kırmızı ise Arapça "al", "kızıl" anlamına gelen "kırmıs"tan "kırmızı" olarak dilimize girmiştir. Gelinlikte kırmızı kuşak takmak "bekaret"i simgeler (şimdilerde siyah kuşak takmaya başladılar). Nar kırmızı renklidir ve bereketi simgeler...dolayısı nardan beklenen bu "bereket"  kırmızı renkten de beklenir. Eski bir gelenektir; yeni yıla girerken kapının önünde nar kırmak...ve yeni bir gelenektir yeni yıla kırmızı don ve külot ile girmek!!! şans getirip kısmet açarmış...Kan "canı" temsil eder...kanı ile katilin adını yazar ölmeden zavallı kurbanlar filmlerde...kürkleri için öldürülen hayvanları hatırlatmak ve kürk kullananları protesto etmek için kırmızı boya atar doğa ve hayvan severler planlı eylemlerinde...sonuçta başarılıdır kan kadar "kırmızı boya" tepkileri ortaya koymada...ve bir canlının, bir canın, yaşamın ne kadar önemli olduğunu anlatmada...kurban kanını sürmek geleneği günümüzde de hala görülüyor... otomobil alanların tekerleklere kurban kanını sürmesi gibi uç örnekler de var... bu tür uygulamalar putçuluk döneminden kalan adetler olarak değerlendiriliyor!
Fotoğraflar: Cüneyt Gök