26 Kasım 2012 Pazartesi

4-...tenekede midyeler


Çocuk ağacın dallarını salladı...aşağıda gerili çarşafın üstüne "pıt...pıt!" düştü olgun dutlar...ağacın gölgesinde oturup yediler göbekleri şişene, karınları ağrıyana kadar...bir ay geçmeden incirler de olmuştu; en olgunlarını seçtiler...özenle sepete dizdiler...4 sepet dolusu incir...Surların dışında akşam olmadan üç sepeti satmışlar kalanları aralarında paylaştırmışlardı...20 yıl sonra buluştukları birahanede sohbet o günlere vardı...o günlere yeniden döndüler...bira bardakları bir boşaldı, bir doldu saat geç olmuştu...hadi dediler yıllar sonra mahalleye...Bostanın önünden geçerlerken bostanı göremediler! Halı saha vardı önlerinde; halı sahada bir gece maçı....Aysel Teyzenin bahçesinin önünden geçtiler...bahçeyi göremediler...oto yıkama ve garajın  tabelasının önünden geçtiler...içeriden su sesi geliyordu...bahçedeki kuyudan yankılanıyor sandılar...ama bahçe yoktu, kuyu da...top oynadıkları boş arsanın önünden geçtiler; çocukluğun dizkapaklarındaki kabukları yola kanata...ama  koca bir site dikilmişti karşılarına...güvenlik görevlisi ipsiz sapsız serseri zannetti onları...köpeğin zincirini saldı!..yürüdüler...yürüdüler...tren yolunun altındaki geçite kadar...oradan Narlıkapı'dan denize girdikleri sahile kadar...deniz doldurulmuş, park olmuştu...eskiden en uzağa kim yüzecek diye yarışıp,  sonra da o "uzak"dedikleri, dalıp midye çıkartıkları yerin üzerinde duruyorlardı şimdi...tam o noktada yanlarında koca bir çöp konteynır'ı, içinde sahil yolunun öte tarafını bilmeyen bir kaç kedi...elbiselerini çıkarıp; sadece donla kaldılar...ayaza falan aldırmadan suya atlayıp yüzdüler...karanlıkta içlerinden biri kayboldu...sağa sola kulaç atıp seslendiler...az sonra sakin denizin bir yerinden bir fokurtu ile yükseldi kaybolan....derin bir nefesin ardından elindeki koca midyeleri havaya kaldırdı...gülümsediler birbirlerine...sahilde parkın içinde bir ateş yanıyordu...tenekenin üzerinde midyeler sularını salıp açılırken  "koca çocuklar" kurumaya çalışıyordu...geçmişteki gibi tıpkı..!

3-..."je veux..."-istiyorum!

Bu oyunu çocukken çok oynardı...hiç sıkılmadan tekrar, tekrar oynardı...aslında oyun dediği bir çeşit sihirdi! Mabel-Zambo sakızlarının üzerindeki çikolata renkli-zenci kadına  gözünü kırpmadan bakar, sonra duvarın önünde o resimdeki kadının siluetini koybolana kadar seyrederdi...Kadının Afrikalı ve zenci olması görüntünün kalıcılığını arttırıyordu! Yine öyle yaptı; metronun vagonunda, karşı sırada oturan siyahlar giymiş kıza gözünü kırpmadan uzun uzun baktı..."belki gitmez...inse de bir istasyonda; bir süre daha kalır benimle...en azından görüntüsü!.."diye düşündü adam.
Genç kız I Phone kulaklığının düğümünü çözmeyi başarmış ve müzik dinlemeye başlamıştı ki yanındaki yer boşaldı...adam bir anda kendisini genç kızın yanında buldu. Zaz'ın "Je veux"(istiyorum) parçası kulaklıklardan dışarı taşıyor adamın "ne istediğini" düşünmesi güçleşiyordu....birden kızın tırnakları üzerindeki yeşil küçük beneklere takıldı gözleri...renkli çiçeklerin üzerine konmuş küçük kanatlı küçük yeşil böceklerdi yerin onlarca metre altında, metronun içinde bir vagonda...gülümsedi bu benzetmesinden dolayı kendine! Bu gün yolculuk daha eğlenceliydi diğer günlerden farklı...

...kızın telefonunda birden bir fotoğraf belirdi...bir mesaj mı gelmişti yoksa bir arama mı?..anlamak için daha da dikkatli baktı telefona...kız tepki vermedi...adam tepki verdi; fotoğraf tıpkı çocukluğunda oynadığı o sihir oyunundaki kadının resmine benziyordu! Adam için bu kadarı fazlaydı!...ve bu oyunu bir daha oynamamaya karar verdi...ama zaten telefondaki fotoğraf da telefon da yoktu...olmayan telefonun sahibi kız yoktu...küçük yeşil frenç böcekler ve kondukları çiçekler de yoktu...Zaz'ın "Je veux"sü duyuluyordu sadece...


Je veux de l'amour, de la joie, de la bonne humeur
Ce n'est pas votre argent qui fera mon bonheur
Moi je veux crever la main sur le coeur
Allons ensemble, découvrir ma liberté
Oubliez donc tous vos clichés
Bienvenue dans ma réalité
Aşk isterim, eğlence, iyi huy
Beni mutlu edecek olan paran değildir
Ölürken kalbimde bir el olsun istiyorum
Haydi birleşelim, özgürlüğümü keşfedelim
Tüm önyargını unut
Buyur benim gerçekliğime...
...sonra adamın ineceği istasyonun anonsu duyuldu her günkü gibi...adam döndü kendi gerçekliğine...her günkü gibi! 

25 Kasım 2012 Pazar

2-"Dilini yutmuş adam" ve "öpücük"!

Küçük dilini yutmuştu adam...büyük dilini de...öyle suspus işte! Söyleyecek bir sözü yoktu sandım önce...sonra belki de korkudan yutmuştur; korku geçer ise konuşur sandım...yok! Öyle suspus işte! kendi içinden konuşuyordur dedim umarım; dile gerek yok hem de!..telepatiyle anlaşırız dedim...sordum telepatik yolla, gönderdim düşüncelerimi...cevap yok...adam suspus kendi içinde de!..düşüncelerinde de...yüzü yok! Ağzı ve dudakları da...ses yok, söz yok, kelime olmayınca cümle de...zaten adam da yok...sadece her günkü koşuşturmalar ve  gürültüler her yerde!




Kadın dudaklarını kıpırdattı...sonra mırıldanmaya başladı şarkıyı...şarkıyı daha önce duymamıştım...şimdi de duyamıyordum...şarkı yoktu...mırıldanma da! Güzel bir kadındı...dudakları da güzel ama hiç bir ses yoktu arasında! Güzel; olsun varsın...dırdır da olmaz!...ama dedim güzel sözler de olmaz ki o zaman!..kadın güzeldi ama sessiz! Dudaklar güzeldi ona yakışan; ama sessiz! Sonra bir öpücük gönderdi...sessiz ama tehditkar! Havada yakaladım öpücüğü ama kadınsız! Dudak yoktu aslında...tabi dudakların sahibi kadın da! Dudaklar yoktu ama öpücük vardı...hem de her zamanki gibi tehditkar!

24 Kasım 2012 Cumartesi

1-siyah rugan ayakkabılar



Eski günlerde otelin girişindeki makinede parlattığı gibi parlattı ayakkabılarını...metronun yürüyen merdivenlerinden inerken kenardaki fırçaya sürterek...aslında o sürtmüyordu...aşağı inerken açısını değiştirdiği ayağı ve ayakkabıları sırasıyla  boydan boya fırçalanıyordu...pırıl pırıl olmuşlardı eski günlerdeki gibi...bir beyefendi kılık kıyafetine azami özeni göstermeliydi...öyle değil mi kuzum! Peronda metroyu beklerken sarı çizgiye bastı ayakları...yüzünü göremedim...görebildiğim sadece siyah, parlak, rugan ayakkabılar...sanki hiç giyilmemişler gibi...sonra yüzünü döndü olduğum tarafa...yüzü yoktu!...gövdesi...kolları, bacakları, ayakları...ayakkabıları da yoktu!..Çünkü adam yoktu...oysa sarı çizgi, metro, metronun yürüyen merdivenleri ve yüzlerce adım yerli yerindeydi...her günkü gibi! 

AKM'de son durum...




Geçen hafta, Fındıkzade semtindeki bu afişleri görüp fotoğraflarken  uzun zamandır gidemediğim AKMyi ve geçmişte olabildiğince takip ettiğim; sergi ve konser, tiyatro ve opera etkinliklerini hatırladım...ne güzel günlerdi!.. bir ihtimal  restorasyon çalışmaları 2013 -29 Ekim tarihinde bitebilirmiş!


MODERNİN İCRASI:
ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ,
1946-1977

21 EYLÜL 2012 – 06 OCAK 2013



Küratörler: Pelin Derviş ve Gökhan Karakuş
Atatürk Kültür Merkezi (AKM), mimarlar, kamu, idari gruplar ve kültürel oluşumların modern kültürün gidişatını denetlemek üzere birbiriyle yarıştığı günümüzde, süregelen tartışmaları alevlendiren kritik bir konuma sahip. Bu önemli mirası ideolojik doğrultularda biçimlendirmeye çalışan farklı taraflar, AKM’nin mimarisi, kentselliği ve programlarını kendi vizyonlarına göre yönetmeyi deniyor. Bu durum, ülkedeki kültür işleyişini merkeze alan ve kurumun geçmişteki farklı rollerine bağlanan bir dizi soruyu beraberinde getirmekte. Modernin İcrası: ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ, 1946-1977 sergisi, öncelikli olarak bu tarihsel geçmişe bakmayı amaçlıyor.

Türkiye’nin modern kültüründeki mihenk taşlarından olan AKM, Lütfi Kırdar’ın İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı olduğu 1946 yılında, bir opera binası olarak projelendirildi. Bina, birçok mimari müellifin çeşitli tasarımlar yaptığı uzun ve zorlu bir sürecin sonunda, 1969 yılında mimar Hayati Tabanlıoğlu tarafından tamamlandı ve “İstanbul Kültür Sarayı” adıyla faaliyete başladı. Ancak ertesi yıl çıkan ağır bir yangın nedeniyle yedi yıllık bir inşa dönemine girerek 1977 yılında “Atatürk Kültür Merkezi” adıyla yeniden kullanıma açıldı. 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca AKM’nin planlama, yapım ve işleyişinde meydana gelen bu iniş çıkışlar, modern devlet ve toplum kurumları oluşturmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti’nin modernleşme çabalarının arka planındaki dinamiklere işaret eder.

Hayati Tabanlıoğlu önderliğindeki mimar ve tasarımcılar, AKM için geliştirdikleri planlarda güçlü bir modernizm öngörmekteydi. Alman ekolünden gelen Tabanlıoğlu’nun opera ve tiyatro binalarına dair ileri düzeydeki bilgisinin yanı sıra, mimar Aydın Boysan, mühendis Willi Ehle, aydınlatma tasarımcısı Johannes Dinnebier ile seramik sanatçıları Sadi ve Belma Diren’in teknik ve tasarım becerileri dikkat çekiciydi. Oluşumunda İstanbul’daki belediyecilik ve kentsel yapıdan öte Ankara’daki merkezî hükümetin politikalarının etkili olduğu AKM, Türkiye’de daha önce var olmamış bir ölçekte üretildi. 

Ülkenin en büyük kentinin merkezinde modern kültürü temsil eden kurum, gerek mimarisi ve kentsel tasarımı gerekse iç mekânları ve opera, tiyatro gibi özel işlevleriyle Türkiye’deki kültür üretimini sergileme görevini üstlendi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye’sinin belirgin siyasi atmosferinde, bina ve işleyişi kadar modernliğin kapsamı ve etkinliklerin içeriği de önem kazanmaya başladı. Avustralya’daki Sydney Opera House, ABD’deki Metropolitan Opera House ve Almanya’daki kimi tiyatrolar gibi aynı dönemde dünyanın başka yerlerinde kurulan kültür kurumlarına paralel şekilde AKM, ülkede önemi giderek artmakta olan sanatın kamuya açılması çabasının güçlü bir temsili oldu.

Kalebodur’un desteğiyle gerçekleştirilen Modernin İcrası: ATATÜRK KÜLTÜR MERKEZİ, 1946-1977 sergisi, AKM’nin mimarisi ve yapımına dair bir kavrayış sunabilmek üzere belirli kilit arşiv malzemelerine odaklanıyor. Mimari, toplum ve yapılı çevre arasındaki ilişkileri inceleyen sergi, Türkiye, bölge ve dünyadaki daha geniş temalara ışık tutan bir zaman çizelgesi çerçevesinde AKM özelindeki aktörler ile tasarımlarını ortaya çıkarıyor. Bu proje için özel olarak üretilen AKM maketi, binanın mimarisini -izleyicinin erişemediği yapılanmayı- okumayı sağlıyor. Tabanlıoğlu Mimarlık’ın katkısıyla SALT Araştırma bünyesine dâhil edilen Hayati Tabanlıoğlu mimarlık arşivi de, serginin başlangıcından itibaren araştırmacı ve ilgililerin erişimine açık olacak.    www.saltonline.org

22 Kasım 2012 Perşembe

Elmaların yongası...armudun sapını gümüşlerim...şeftalisi bala benziyor


Hava ışığını, ruhunu yitirince içimiz biraz açılsın, gözümüz, gönlümüz şenlensin dedim...Çanakkale'de yazın sonuna doğru çektiğim bu güzellikleri gözünüzle yi(ğ)in bitirin gari!
Hem güneşin o ılık ışığında ilikleriniz ısınsın, hem de türkülerle kanınız kaynasın! 
Türküler, şarkılar daha önce sebzelerle ilgili örneklerini verdiğim gibi meyveleri de konu alır...



Ben Armudu Dişlerim Yalelel Yalelel,
Sapını Gümüşlerim Yalelellim.
Sevdiğimin İsmini Yalelel Yalelel,
Mendilime İslerim Yalelellim.
Amanın Aman Aman,
Zamanın Zaman Zaman,
Bizim Düğün Ne Zaman Yalelellim....




Entarisi ala benziyor
Şeftalisi bala benziyor
Benim yarim bana benziyor
Olamaz ne çare o nişanlıdır
Kaytan bıyıklı delikanlıdır

Şekerli misin vay vay
Kaymaklı mısın vay vay
Sen de benim gibi
Sevdalı mısın vay vay

Entarisi biçim biçim
Ölüyorum senin için
Bekletme gel başın için
Olamaz ne çare o nişanlıdır
Kaytan bıyıklı delikanlıdır

Şekerli misin vay vay
Kaymaklı mısın vay vay
Sen de benim gibi
Sevdalı mısın vay vay...

Elmaların yongası
(Aslanım aman aman aman ey)
Haydi sağ cebinde aynası
(Aman aman aman)
Aman sağ cebinde aynası
(Vay vay)

İki duvar arası
(Aslanım aman aman aman ey)
Haydi hovardalar yaylası
(Aman aman aman)
Aman hovardalar yaylası
(Vay vay)

Hop tara leyli leyli ellerine
Sarılaydım o incecik bellerine
(Vay vay)

Elmaların incesi
(Aslanım aman aman aman ey)
Haydi dibindedir goncası
(Aman aman aman)
Aman dibidedir goncası
(Vay vay)

Diz dize otururken
(Aslanım aman aman aman ey)
Haydi çıka geldi amcası
(Aman aman aman aman)
Aman çıka geldi amcası
(Vay vay)

Hop tara leyli leyli ellerine
Sarılaydım o incecik bellerine
(Vay vay)




21 Kasım 2012 Çarşamba

Boş kapan


















çevrim içi sancıları
zamanın izdüşümlerinde kalmıştı
pergelin...
sivri ucu benden uzak olsun da...
vakitsiz öten horozlar oldu hep
sabah çabuk olsun diye
ben de aldandım...
reis dedim, resul dedim
hep inanmak istedim...
bir karıncayı incittim diye
hala üç gün düşünüyorum...
temel sorunu kavradım sonunda
"var olmakmış"!
painir (pioneer)de yok
peynir de
ama kapan yerli yerinde