27 Haziran 2012 Çarşamba

Bodrum...Bodrum...Torbaaa!




3-4 ay önceden; indirimli tatil avantajı ile torbadan "Bodrum/Torba" tatili çıkmıştı...pek benim tarzım değildi ama deneyip görmekte fayda vardı belki de..."Voyage" Otel ya da Tatil köyü...çok yeni bir tesis olmadığı için çevre düzeni ve botaniği tam anlamıyla oturmuştu...özellikle Begonviller ağaç olmuştu... Okaliptus ağaçlarının üstünde sabahın sessizliğinde arı sürüsünün sesini, karatavuklar, alakargalar, iskete ve bülbülleri dinledik...  ...çevre sakini canlılar arada yüzlerini de gösteriyordu...





İlk izlenimler ve ilk iki gün sakin bir şekilde ne olduğunu anlamadan adapte çalışmalarıyla geçti...açık büfe, her şey dahiller ve güzel bir tekne turu bu adaptasyonu hızlandırdı...Cennet koyunda sonsuza dek kalabilirdim!..deniz oldukça temiz ama tabi ki çok tuzluydu...Torba koyunun sığ sularında ayaklarımızın altında yüzen balıklar avcı ruhumu taciz ediyordu...neyse ki hazırlıklı gelmiştim...olta takımlarını hazırlayıp üçüncü sabah  yem sorununu da şef aşçıdan aldığım çiğ tavuk göğsüyle çözmüş bir şekilde sahildeydim... Sıcak, sabahın 7:00'ında etkili olmaya başlayınca bir iki küçük balığı da denize geri göndererek erkenden döndüm...sinaritler, levrek ve karagözler, çipura sürüleri, isparoz ailesi, kefaller, küpes, sarpa ve tanımadığım bir çok balığın orada olduğunu bilerek hiç olmazsa bir gün daha olta atmam gerek dedim...






Suya daldığımda gördüğüm "pina" lardan(oldukça büyük, kuma saplı yaşayan bir midye türü )üç tane çıkarıp bu kez akşam denizin kıyısında hatta içindeydim...sinarit palazı açılışı yaptı arkasından, melanur, karagözler ve nihayetinde porsiyonluk çipura...yem iş görmüş...zevkimi almıştım...küçükler denize geri iade edildikten sonra geriye bir çipura ve sinarit palazı kalmıştı... onları da Doktor Jimmy adındaki orijinal kişilik-tekne turu operatörüne verdim...biz deniz, çarşı-pazar derken tesis bir anda doluvermişti...çalışanlar hiç bir şeye yetişememeye başladılar, kibarlıkları kayboldu, eller ayaklar birbirine dolandı...kolay değil 1500 kişiye servis vermek...işte dedim "dört günden fazlası zarar"...gerçi tatil havasına yeni yeni girmeye başlamıştık ama...evim evim güzel evim ve Kımbıl bekliyordu bizi!...Bir kaç gündür sürekli gittiğimiz Deniz Müzesi'ne son gün de uğrayıp bir iki deniz kabuğu aldık kolleksiyonuma...müze bence bu tatilin en olumlu keşfiydi...Bodrum teknelerini, Yunanistan yapımı teknelerin modellerini, tekne taşımacılığı ve sünger avcılığı ile ilgili bilgi ve görseller, geniş bir deniz kabuğu kolleksiyonu...

26 Haziran 2012 Salı

Zagor ve Tatil...


Zagor Tenay...Darkwood ormanının efendisi...yıllar sonra Bakırköy'de bir kitapçıda karşıma çıktı...hem de "Tay Yayınları"ndan çıkan  seriler...hiç düşünmeden 30'unu da aldım...artık senelik iznime ve tatile hazırdım...bir haftadan fazla hiç bir şey düşünmedim ve yazmadım...Zagor ve en yakın dostu Çiko "Cico Felipe Cayetone Lopez Martinez ve Gonzales"...(küçük adam büyük göbek);  beni, çocukluğumun yaz tatillerinin sıcağında,sığındığımız o arka odanın serinliğine, öğle sonrası keyiflerine ve düşlerine götürdü...o düşlerde yatağın altında karton kutunun içinde değiş-tokuş yaptığımız diğer "dostlar" da vardı!Şu İtalyanlar işi biliyorlar önce çizgi romanlar, sonra fotoromanlar...bizi yıllarca kilitlemişler!
1800'lü yılların Western-Kızılderili hikayelerinin ötesinde; Jules Verne'nin fantastik ve bilmkurgusal karışımı, gizemli düşsel yanıyla "Zagor" kahramanlara özendiğimiz bir dönemde ilk sıradan girmişti dünyama...



Gök taşıtlarına da bindi, deniz altıya da...çatlak bilim adamlarıyla olduğu kadar başka boyuttan canlılarla da savaştı... hatta uzaylılarla bile!kafasına aldığı darbelerle sayısız baygınlık geçirip kendine geldiği her seferinde ne kadar süre baygın kaldığını çözmeye çalıştı...yalnızken iç ses, düşünce balonları kaçırdığımız parçaları birleştirdi kafamızda...yumruğun sesi, sıyırıp geçen merminin sesi, kırılan bir ağacın, devrilen kayanın sesi bir başkaydı...saldırırkenki narası: "Ahhhyaaak!" bile çok farklı geliyordu..."Swısss" diye uçan taş baltası"Stunk" diye iniyordu kafaya... Pennsylvania'nın düşsel ormanlarından hayal dünyamızı beslemeye gelirdi ya da bizi oraya götürmeye...her macera bizi soluksuz bırakırdı...şimdi aynı heyecan olmasa da farklı duygular var!..asıl ilginç olanı da çoğu macera 35 yıl boyunca hafızada kazılı kalmış!.. 1961 yılında Mister No'nun da senarist ve çizerleri olan Sergio Bonelli ve Gallieno Ferri tarafından yaratılan bu çizgi roman sayısız filme ilham verdiği gibi ülkemizde üç kez Sinemaya uyarlanmış...1970-Zagor, 1971-Zagor Kara Bela ve Zagor Kara Korsanın Hazineleri...



Evet...işte tatil buna derim; bir haftam daha var!...gözlerim o küçücük yazıları okumaktan yorulmuş, gerçek dünyanın sorunlarından kısa bir süre de olsa sıyrılmış bir halde bir sonraki maceranın içine dalmak için...
Bir hafta süresince ailece çıktığımız "Bodrum Voyage" tatilinde, onca yoğun iş ortamından sonra birden bire  tatil moduna giremediğimizi itiraf ediyorum...ama bazı etmenler de bu konuda yardımcı oldu!..Tatile de çok anlam yüklememek lazım...ne güzel hava değişikliği oldu diyelim! Çoluk-çocuk, Dede-Anneanne 1500 kişinin, birbirleriyle her konuda "sidik" yarıştırdıkları ortamlar...orada sıcaktan ve denizin tuzundan pörtlemiş gözlerim şimdi biraz da okumaktan pörtlesin! 




16 Haziran 2012 Cumartesi

Obelix-Oburiks-Hopdediks...Megalit

İki gün önceki "Monolit" yazımdan sonra bugün de başka bir taş geldi aklıma...Genel olarak tarih öncesi taş anıtlar, mezar ya da tapınaklardır. Bu tür mezarlardan geriye, içlerine ölülerin koyulduğu taştan oda ya da bölmeler kalmıştır. Bu tür taş anıtlar megalit olarak adlandırılır. Megalit, Yunanca "büyük" anlamına gelen "megalo" ve "taş" anlamına gelen "lithos" sözcüklerinin birleştirilmesinden oluşmuştur. Ölülerin gömüldüğü yer alçak ve uzun bir oda ya da galeri biçiminde olduğu için, bazı megalitlere galeri mezar denir ...Bunun dışında geçit mezarlar da vardır...buralara birden fazla kişi gömülürdü...."Megalit",bir yapı veya anıt oluşturmak amacıyla kullanılan büyük taşlara verilen bu ad aynı zamanda Neolitik, Kalkolitik ve Tunç devri uygarlıklarının diktikleri çok iri bloklardan oluşan anıtlara da verilen addır .Dayanak gerektirmeden ayakta duran taşlar; bunlar yalnızken "Menhir" , bir doğru veya daire şeklinde dizilirse "Cromlech" (Kromlek) adını alırlar...Menhir sözcüğü, Breton dilinde "taş" anlamına gelen men ve "uzun" anlamına gelen "hir"den türetilmiştir. Menhirler, dik olarak yerleştirilmiş büyük taş anıtlardır... Kromleklerin en büyüğü ise , Salisbury (İngiltere) yakınındaki "Stonehenge" dir. Stonhenge Bir güneş kültüne özgü bir kutsal (güneş tapınağı)yer olduğu düşünülmektedir... Menhirler çoğunlıkla, Kuzey Fransa'da ve Güney İngiltere'de bulunmaktadır. Ülkemizde de Trakya bölgesi menhirler bakımından zengin bir bölgedir.Canlıymışlar gibi halk masallarına konu olmuş (efsanelerde menhirler doğarlar, büyürler, dans ederler ve ağlarlar) bu dev taşlar 10-12 metre yüksekliklere ulaşabilir ve çoğu mezar taşı, dini bir sembol ve bazıları da tarihî bir hatırayı sonsuzlaştırırlar.
“MÖ 50 yılı. Galya tamamen Roma işgali altındadır..ve yenilmez Galyalıların yaşadığı küçük bir köy işgalcilere hala kafa tutmaktadır...” Asteriks çizgi romanları işte bu "Galya köyü"nde başlar, herkesin katıldığı bir şölenle de sona erer... Ufak tefek Galyalı Asteriks ve onun iriyarı arkadaşı Oburiks’in maceraları bu atmosferde geçer... Dikilitaş veya Obelisk yüksek, daire veya dört kenarlı tepeye doğru incelen taştan anıta verilen addır... Çoğu kez belirli bir şahsı veya olayı anmak için yapılır. Antik dikilitaşlar tek bir taştan oluşurdu (bir monolit). Bizim Obeliks'in taşıdığı gibi...Dikilitaşlar  antik Mısır mimarisinin önemli bir bölümünü oluştur ve genelde çift halinde tapınakların girişine dikilirdi. Dikilitaş güneş tanrısı RA'yı sembolize ederdi... 
Romalılar dikilitaşlara büyük bir ilgi duymuşlardır. Öyle ki bugün Roma'da, Mısır'da kalanlardan çok daha fazla dikilitaş mevcuttur.Neyse biz  çizgi romana ve Galya'ya dönelim;
1959 yılında Fransa'nın en önemli çizgiroman magazini olan "Pilote" sayfalarında başlayan karikatürize bir çizgiroman, ortalığı kasıp kavuracağını ve şöhretini tüm dünyaya duyuracağını müjdeliyordu sanki.  Asterix'i René Goscinny senaryolaştırırken, usta ressam Albert Uderzo'da çiziyordu. Daha sonra Goscinny 1977'de ölünce, çizer Uderzo yola devam etmiş...
Galya'ya gelince; işte bu çigi romandaki o cesur köy minicik, haritalar üzerinde ancak "büyüteç"lerle görülebilecek kadar mini minicik bir köydü...köyün gösteriş meraklısı sevimli şefi Abraracourcix/Toptoriks, elindeki çalgıyı ve söylediği şarkıları neredeyse işkence haline getirip duran Ozaniks, ve diğerleri; köyün büyücüsü Panoramix/Hokusfokus, köyün balıkçısı Palamutiks, şefin çaçaron karısı, Romalı komutanlar, Galyalılarla karşılaşıp pişman olan korsanlar...Romalılara karşı şu meşhur iksiri(büyücü Hokusfokus'un sihirli karışımı)içen aslan kesilir...havada Romalılar uçuşur!










Obeliks-Obelix-Oburiks, Farfaraya aşık, duygusal ve oldukça şişko (iri kemikli)bir galyalıdır..Aperatif niyetine yaban Domuzlarını bir bir götürür...küçükken sihirli iksir kazanına (Devegücütazıhızı iksiri)düştüğü için kendisine iksir verilmez ama her seferinde bu iksirden içebilmek için şansını dener... bu Galyalı karakter Asterix'in en yakın arkadaşıdır. kızıl saçları iki yandan örülmüştür. mavi ve beyaz dikine çizgili pantolonu vardır. ayrıca obelix'in bir mehiri sirtinda taşırken görürüz çoğu zaman onu çizgi romanda....Bu menhiri taşıması gücüne işarettir...Beş, altı insanın taşıyabileceği bir taşı bazen tek eliyle arkada taşır...belkide sürekli savaş halinde oldukları için kendi mezar taşını yanında taşımaktadır!..sevdiği insanlara bunlardan hediye eder! Bir de Köpeği mini mini İdefiks var...unutmayalım!

14 Haziran 2012 Perşembe

Monolit (monolith)





"2001 Uzay Macerası"İnsanlığın evrimi ve gelişimini, kendine "yararı"na olacak aleti keşfetmesini, teknolojinin geldiği son noktada yapay zeka, makine-insan ilişkisi ve nihayetinde makineleşen insanı ele alan bir filmdi...
Stanley Kubrick'in 1968 yapımı"Space Odyssey"filminin temeline yerleştirilen siyah granit blok "Monolit" kainatı yaratan ve düzenini sağlayan bir güç tarafından gönderilmişti...
Filmdeki üç bölümün ilkinde insanın doğuşu ve evrim işlenir...küçük kabileler halinde yaşayan maymun insanlar bir sabah   bir monoliti(yekpare taştan bir anıt)karşılarında bulurlar. Nereden geldiği belirsiz bu pürüssüz taşa dokunduklarında artık evrimin bir sonraki aşamasına geçilmiştir...unutulmaz sahne "havadaki kemik" ile  2001 yılına uzay çağına geçilir...ikinci bölümde bir uzay keşif grubunun ve Hal 9000 adlı bir bilgisayarın, bu sefer ay üzerinde ortaya çıkan ve Jüpiter'e bazı sinyaller gönderen monolit'in sırrını çözmek için yaptıkları yolculuğu anlatır. "Sonsuzluğun Ötesi"adlı son bölümde teknolojinin son raddesinde, kontrolü ele geçirmeye çalışan Hal 9000 isimli bilgisayar; makine olduğundan insan türünün cesaret özelliğini hesaba katamaz...hayatta kalma mücadelesini Dave Bowman kazanır...sonrasında Jüpiter'e ve aslında bilinmeze yapılan inanılmaz yolculukla   hayatın sırrının keşfedilmesi ele alınır....(insanın Jüpiter'in sonsuzluğunda ilerleyip kendi ölümüne şahit olması...)

Tanrı sembolü olarak sunulan bu taş insanlığa yol gösterimişti filmde...işte bir hafta önce Taksim meydanında metroya giderken böyle siyah bir blokla karşılaştım filmdeki "monolit"ten biraz enliceydi...uzaktaydım...aslında pürüssüz ve tek parçamıydı o an dikkat etmemişim heyecandan...ama ilk gördüğüm anda bana filmi hatırlattı...insanlar bakmadan yürüyüp geçiyordu...sonra fotoğraflarken fark ettim;siyah olan onu çevreleyen poşetti...bir iki kişi göz ucuyla baktı "kimse ilişkilendiremedi" dedim herhalde bir şeyle ya da herkes ne olduğunu biliyor!... geçmiş tecrübelere istinaden;insanlara yol gösterecek bir şeyden çok "yollarını saptıracak" bir şey olması mümkündü...nihayet ertesi gün üzeri açılan siyah esraregiz nesne bir monolit değil de bir  mağazanın dev alışveriş poşetiymiş...
2012 "Shopping Fest Odyssey "!.. 
  

"Tv kafa"




Tv ve gerçekler...
Başka kültürlere özendirilmek! kendi kültürümüze sahip çıktıktan sonra ne farkeder...
gerçeklerden kopartılmak! gerçekler acıdır!...biraz olsun hayali şeylerin içine dalalım, hayellerimiz olsun...zararı yok!.. tüketim uğruna yanlışlar doğru gösteriliyor! olsun varsın ...bozuk bir saat de günde iki defa zamanı doğru gösterir,  kötü dediğimiz şeylerin de bir emek sonucunda üretildiğini unutmadan, güzel ve doğru yanlarını pek ala bulup çıkarabilir,onlarla  idare edebilir, kabullenebiliriz...sorun yok! allanıp pullanır her şey, her şeyde bir makyaj! sadelik de bir yere kadar...bu gün makyajsız ne kaldı ki!...şiddeti pompalar! şiddet zaten bastırılmış olarak insanın içinde, özünde, doğasında; ilkel yanında var...o zaman sorun yok! tüketimi pompalar! pompalamasa da öyle ya da böyle yine tüketmiyor muyuz!  mevcut hükümet ve yönetimi krikoyla kaldırır! bunu yapmayan kanallar var...istersen onları tercih edebilirsin!
Görüldüğü gibi her iki yandan da bakmak lazım hayata ve "tv" gerçeğine...kendi doğrularımız, başkasınınkiler ve tabii mutlak gerçekler çerçeveleri farklı olsa da...alenen, apaçık, bütün çıplaklığıyla görünen gerçekler...zaman zaman bir belgesel bile gerçekliğiyle sıkabiliyor, aynı konuda yapılmış kaç belgesel seyredebilirsiniz sıkılmadan...kafayı dağıtmak için bir aksiyon filmi seyret, abuk subuk bir dizi,aynı filmi yirminci defa, aynı konuda yapılmış bilmem kaçıncı filmi... biraz reklamla yaratıcılığın körüklensin, bir yarışmada senin tuttuğun biri, bir taraf yarışsın, spor programında bir penaltı tartışmasında haklı çık...zamanın nasıl geçtiğini anlamadan yorgunluğunu at...çok fazla kafa yormadan...bazen vitamin, bazen de uyku ilacı niyetine!
Görüntü: Gerçekte var olmadığı halde varmış gibi görünen şey, hayalet…fizikte ise herhangi bir nesnenin mercek, ayna gibi araçlarla oluşturulan biçimi olarak tanımlanabilir.
Kant’a göre mekansal-zamansal kaydetme olarak tanımlanmış olan “görüntü”, 20.yy’nin ikinci yarısından itibaren, özellikle TV’nin gelişimi ile ve dijitalizm ile yeniden  tanımlandı,  yeniden üretilip- tüketilen, sınırsız çoğaltılabilen bir ortam buldu. Sanat ortamının yeni ikonları; fotoğraf, sinema ve televizyon gibi elektronik-dijital alanları günümüze taşıdı.
Televizyonu hazırlayan teknolojinin geçmişi 1870’lere dayanır. İngiliz telgrafçı May, ışık dalgalarını elektrik akımına çevirmeyi başardıktan sonra 1883’te Alman Paul Nipkov ilk satır tarama aygıtını geliştirdi. Fotoelektrik sisteminin geliştirilmesiyle, görüntünün satır nokta çözümlemesi ve elektromanyetik dalgaların iletim olanağı, elektronik görüntü teknolojisini başlattı.. İskoç bilim adamı John Logie Baird 1925 yılında ilk görüntü transmisyonunu gösterisini İngiltere’de gerçekleştirdi. Philo Taylor Farnsworth’un “Image Dissector kamera tüpü” 1927 yılında ilk görüntüsünü aktarmayı başardı.
İlk dönem 50’li yılların sonuna doğru geliştirilen video kameralara kadar görüntü kaydı sinemada kullanılan film kameralarıyla çözüldü.
TV kendi tarihi içinde elektronik görüntüyü bir kitle iletişim aracı olarak zengin ve çeşitli nitelikleriyle topluma sunmuştur. Ama TV’nin yaşam içindeki yeri hep tartışılmıştır. Onun ham malzemesi “elektronik görüntüyü” video ile avant-gard sanatçılar(Nam June Paik, Dara Birnhaum vb.) yeni anlatım biçimleri için kullanmışlardır. 

Elektronik görüntü (video), ekrandaki görüntü ışıklı noktacıklardan oluşur. Yani görüntü ışıktır. İç ışık düzenlemeleri videonun kendine has elektriksel enerjisinin sunduğu bir olanaktır. Ekrandaki ışık değerini çoğaltıp azaltarak, renk ve ton değerleriyle oynanabilir. Elektronik noktacıklar sanatçının belirlediği modeller doğrultusunda hareket ettirilebilir. Kameranın önündeki nesnenin fiziksel yapısını  değiştirerek yeni bir nesne ortaya çıkarmaktan söz edebiliriz. Dış ışık , nesnenin boyutunu yönlendirir. İç ışık (ekranın elektronik enerjisi) ise nesneyi bütünüyle yapısal olarak değiştirir. Bu yönüyle bakıldığı zaman her nesne, her kayıt edilmiş görüntü, video için yenden üretilecek bir malzemedir."Tv hem çerçeve hem de sahnedir"Marcell Duchamp... Tv'nin hayatımıza getirdikleri ve bizden götürdükleri farklı yorumlanabilir ama bu onun varlığını ve hayatımızda kapladığı yeri genelde çok etkilemiyor... 
Fotografik imajlar üzerinden şekillenen 20.yüzyıl sanat ortamı  50’li yılların sonu ve 60 yılların başında ortaya çıkan “Fluxus” ve ”Happening” hareketlerinde yer alan sanatçılar televizyonun egemenliğine karşı tepkiler verdiler. Nam June Paik, Wolf Vostell sonrası , Beuys gibi sanatçılar “Neo-Dadalar”adıyla konserler verdiler aksiyon ve sergiler gerçekleştirdiler. Fluxus  hareketi nesnelerin, değer yargıların, geleneklerin yabancılaştırılmasını kimi zaman tahrip edici, kimi zaman alaycı ve oyunsu bir yaklaşımla ele aldı. Video sanatının ortaya çıkışı “televizyon andığını”  reddetme ile başladı.
Nam June Paik 1963’te “Exposition of music-Electronic television”adlı sergide , ekranı bir mıknatıs yardımıyla “elekronik”olarak boyadı. Vostell ise yine aynı yıl”De-Collage” adlı eseriyle Paik’i izledi... Daha sonra New Brunswick’te dikenli tellerle çevrilmiş bir televizyonu yayın devam ederken yere gömdü... Aracın izlenme biçimine tepkilerini de ekrana kremalı pastalar atarak ve haberleri izleyerek gösterir. Beuys, ekranın mat camı yerine keçe koyarak “keçe televizyonu” gerçekleştirir...


                             Laurina Paperina - Nam June Paik

                                                         
                                 Charlotte Moorman
                                 performing Paik's Concerto for TV Cello and Videotapes (1971)


                                                           Candle TV" 1980
                                                            Nam June PAIK

                                           "Tv Budha "1974
Video sanatını harekete geçiren, ilk dönem video sanatçılarını birleştiren ortak nokta, televizyon eleştirisi idi. 1967′de Sony Portapak‘ın piyasaya çıkması ile artık herkesin TV setlerinde kendi kaydettikleri görüntüleri izleyip gösterebiliyor olması, TV’nin demokratikleşmesi ve kurumsal otoritesinin zayıflatılması yönünde bir umut yaratmıştı. Zamanla bu eleştirinin televizyonun kendisi tarafından benimsenmesi, televizyona referans veren televizyon programlarının yaygınlaşmasının da etkisiyle video sanatçılarının kullandığı yöntemler ve kendi kendine atıf stratejisi etkisini yitirmiş, medya sanatı doğrudan TV eleştirisinden çok TV kültürü ile bağlantılı konulara yönelmişti.30 yıl sonra İnternet, ilk dönemlerinde merkezi iletişimin parçalanması, imgelerin kolayca oluşturulması, kopyalanarak iletilmesi ve etkileşimlerin esnek hale gelmesi sanatçıların ilham kaynağı olurken, aynı zamanda önceki ortamların başına gelen ticarileşme ve merkezileşme eğilimi ile tedirginlik yaratıyordu. İnternet sanatının ortaya çıkmasından olgunluğa ulaşması arasında geçen zaman video sanatına göre çok daha kısa sürmüştür...
Doktor Y-"La Antena" filminden...

Mr Tv...La Antena Filminin kötü kahramanı insanların seslerini çalarak onları sessizliğe mahkum etmiştir. Sahibi olduğu ürünleri her yerde pazarlayarak insanları pasif kölelere dönüştürür... Arjantinli genç sinemacı Esteban Sapir’in yazıdığı ve  yönettiği  La Antena, medya-kapitalizm-iktidar ilişkilerini sorguluyor! 1984’e ve Orwell’in yaratmış olduğu distopik dünyaya benzer bir dünyada, insanları pasif alıcı haline getiren kitle iletişim araçlarının günlük hayattaki olumsuz etkilerini, çağımız sorunlarını ele alıyor...bunu da sessiz sinema dönemi yönetmenlerinin tarzlarına öykünerek (Murnau"Cabinet of Dr. Caligari", Lang  "Metropolis")ve Ekspresyonizm etkisiyle yarattığı gerçeküstü dünyayı; hem simgesel hem de allegorik  bir dille ele alıyor. Aldous Huxley "Cesur Yeni Dünya’da" kitabında insanların uyuşturularak ve haplar aracılığıyla itaat altına alınacağını öngörmüştü ama onun yerine kitle iletişim araçları bunu gerçekleştiriyor...Televizyon, insanların algı seviyesinde değişimlere neden olurken, öte yandan da zaman, mekân, kültür ve sosyal çevre gibi öğeleri de değiştiriyor. 
insanlar nesneleştiriliyor...Teknoloji bizi esir alıyor...öyle bir ikilem ki, insanlar tarafından yaratılan ve onları ileriye götürmesi düşünülen yeni teknolojiler ile  görünüşte ilerlememize rağmen, zihinsel olarak geriliyoruz...bazıları etkilenmeden bu gücü kullanabiliyor...etkilenenler ise "Tv kafa", bilgisayar oyunlarıyla gerçek dünyayı unutan, tüm bir yaşamı başka bir şey olmadan sadece cep telefonlarıyla geçirebilecek hale geliyor...

"About-time-2 "Segment from "Ten Minutes Older: The Cello" Directed by Mike Figgis ...Deneysel yönetmen, besteci, senarist ve yapımcı Figgis'in bu çalışması Timecode(2000)in devamı niteliğinde...



12 Haziran 2012 Salı

...birdenbire...



Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbire oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.

Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.

Orhan Veli Kanık

...çabucak...rahat bir şekilde, kolaylıkla...ya da ansızın, bir anda beklenmedik bir şekilde olduğunu düşündüğümüz şeyler için  "birdenbire"yi kullanırız... 



....aslında hiç bir şey birdenbire olmaz...tüm olaylar, yaşananlar bir birikim ve boşalım sonucudur...her şeyi hazırlayan süreçler vardır...bazen birdenbire aşık olduğunuzu düşünürsünüz, birdenbire terk edilip yalnız kaldığınızı...birdenbire terslendiğinizi, birdenbire acıktığınızı...
birdenbire içiniz ürperiverir, birdenbire rüzgar çıkar, birdenbire elektrikler kesilir, birdenbire tökezlersiniz, birdenbire içiniz çoşkuyla dolar...hepsinin öncesi var...hepsini hazırlayan süreçler...
aslında hiç bir şey birden bire olmaz...biz öyle algılarız...öyle sanırız... zannederiz...öyle olduğunu düşünürüz, öyle yorumlarız.. ya da bazen "öyle" olmasını isteriz ...

...birdenbire...

birdenbire açılır gecenin kapısı
birdenbire kayar gider yıldızlar gökte
bırakıp giderler seni
tek başına
ne yaparsan yap kaçamazsın 
kendinden uzaklara
birdenbire çözülür kelimeler dillerde
birden bire bir şarkı seni anlatır
yokluğunda
ne yaparsan yap boşuna
kaçamazsın geçmişinden uzaklara
birdenbire açılır gecenin kapısı
birdenbire kayar gider yıldızlar gökte
bırakıp giderler seni
tek başına
ne yaparsan yap kaçamazsın 
kendinden uzaklara
birdenbire çözülür kelimeler dillerde
birden bire bir şarkı seni anlatır
yokluğunda
ne yaparsan yap boşuna
kaçamazsın geçmişinden uzaklara
birdenbire açılır gecenin kapısı...

söz-müzik: Cüneyt Gök
Fotoğraflar:Cüneyt Gök








11 Haziran 2012 Pazartesi

Mahalle...kediler, incir ağacım ve kuşlar...



Hayvan haklarının olmadığı bir ülkede yaşıyoruz...çevre bilinci, hayvan sevgisi hak getire! Bir avuç mu kaldık ne!.. Orman Bakanlığının hazırladığı yasalar  toplu katliama uygun hale getiriliyor...gitgide daha duyarsız ve sevgisiz bir nesil AMAÇLAYAN Hükümet Türkiye'nin ve  "mahallemizin" geleceğini tehdit ediyor...onların da işine geldiği gibi sadece kendini düşünen sorup sorgulamayan ve tüketen bir toplum!..
HERKES KENDİ KADERİNİ YAZAR ( APPİUS CLADİUS CAECUS FABER EST SUAE QUISQUE FORTUNAE) 
...aslında kaderin ağlarını başımıza nasıl ördüğünü bir kez daha anlıyoruz başkasının seçimleri genel olarak bizim kaderimizi de etkiliyor...bunu değiştirecek güç ve ivmenin de kalmadığı gerçeğiyle bir kez daha yüzleşiyorum...o canlıları ne kadar sahiplensek de  böylesine sevgisiz bir ortamda mahallemiz insanı diyemeyeceğim,tanımadığım, hiç bir alışverişim olmayan insanlar tarafından fişleniyoruz...bize düşman kesilen konu komşu ile ne yapacağız!?.."mahallede kedi istemiyoruz" diye kapı kapı imza toplayanlar, sokak ortasında kedilere mama verenlerle dalaşıp76 yaşındaki babamın üstüne yürüyenler, aylardır kimsenin dokunmadığı; birden bire kavga dövüş kaldırılan kedi evi, tekmelenip devrilen su ve mama kapları, muhtarın tehditleri...taşla sopayla kovalama , çocuklarına tekmeletme, araba, motosiklet, bisiklet ile üzerlerine sürerek kaçırma...
bir tanesi bile sağlıklı değil artık kedilerimizin; hem aldıkları fiziksel  yaralar hem de psikolojik yaralarla,tek gözlü, aksak bacaklı, ezik kuyruklu ürkek yaşamak zorundalar...ve çöp karıştırarak...köpeklere gelince sahipsiz olanlar mahalleye girmiyor bile...gösteriş ve dövüş amaçlı besledikleri köpekleri kedilerin peşine salanlardaki sözde sevgi nasıl bir hayvan sevgisi...korkuyla yaşamak zorunda kalan kedi köpeğin artık insan gördüğünde kaçmak istemesi çok doğal bu koşullarda ...oysa ki hep birlikte sevgi ve huzur içinde yaşamak mümkün...onların da bizim kadar yaşam hakkı var ...ayrıca bize bağımlılar...
çabalıyoruz...ama gözler ve kulaklar kapalı sadece işleyen saldırgan salyalı ağız ve çenelerden dökülen mantık dışı, vahşi , çirkin ve nefret dolu cümleler...biz böyle yetiştirilmedik..."çirkef"leşerek bir yere varılmayacağını bilip, her şeyi mantık ve yasalar çerçevesinde , açıklama yaparak, izah ederek çözmeye çalıştık...çalıştıkça yorgun düşüyoruz bu savaşta..."bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın" misali kimse etliye sütlüye karışmaz oldu...eski hayvan severler şimdi sustalı maymuna döndü ...sessiz kalmayı tercih edenler diğer mahalle sakinleri gibi vicdanlarıyla nasıl huzurlu yaşayacaklar merak ediyorum!..
Yıllar önce Yalova'da Belediye hoperlörlerinden sabah erken saatlerdekuduz tehlikesinden dolayı "başıboş köpek avı" gerçekleştirilecek diye anons yapılırdı...yeni yapılan inşaatlara kaçırıp bağlardık köpekleri bir iki gün...çoğu çifteyle çocukların gözü önünde vurulur...yaralı yaralı kanlar içinde kaçmaya çalışırdı...
mahalle, sokak aralarında yaralı hayvanın peşinde bir sürek avı gerçekleşirdi...önde bir jip, jipin kapısına yaslı yeşilçam filmlerinden fırlamış "kötü adam"tipi bir belediye işçisi, elinde tüfek...arkadan çöp kamyonu...vurulup ta öldürülen olursa çöp kamyonuna atılsın diye...bu iyi hali... daha önceleri vurulan hayvan orada kan gölü içinde kalır ,çocuklar yaşlı gözlerle onları seyreder, dokunurlar, saatler sonra mahalleli telefonla arayınca gelip alırlardı...zehirleme olayı da bir başka katliam...çoğunu bulup müdahele edinceye kadar zehir onları bizden önce çekip ölüme alırdı...yıllar sonra yine benzer bir vahşetin ayak sesleri!
Yasa tasarısı hem hayvan haklarına ihlaller, hem de sokak hayvanlarının toplu olarak yok edilmesine yönelik maddeler ile dolu yine... Meclisin ve millet vekillerinin ellerini vicdanlarına koyarak  canlı dostlarımızın hak ettikleri yaşam koşullarını sağlayacak, onların haklarını koruyacak ve savunacak bir yasa hazırlamasını diliyoruz...onların hayatlarının ve haklarının garanti altına alınması çok mu zor! 
Arka bahçemdeki incir ağacını komşular defalarca habersiz kestiler, sinek yapıyormuş, gölge yapıyormuş, çamaşır asamıyormuş...meyve veren ağaç taşlanır! kırdılar, kestiler..kavgalar,laf dalaşları bir işe yaramadı...dibine çamaşır suyu dökmüşler...ağacım ölüyor...40 yıllık ağacım ölüyor...Anneannemin Üsküdar'dan bir bahçeden getirdiği Sultan incirimiz ölüyor...dün komşu "penceremin önünü kapatıyor kesin dedi"...geçen sene izinsiz kesimlerinden sonra ağaç inatla o tarafa büyüdü...hem de hep büyüdüğü güneş yönünün tersine...bu gün ben işteyken yine girecekler bahçeye, yine kesecekler zaten içten içe öldürdükleri ağacımı...onunla yaşayan diğer canlıları da yaşam damarını..göç zamanı dinlenip beslenen değişik kuş türlerinin ,arada bir uğrayan bülbüllerin, baştan karaların, kızıl gerdanın  ve her daim üstünde yaşayıp beslenen serçelerin,kumru ve sığırcıkların, onlarca değişik böcek türünün... mutfak boşluğuna yuva yapan güvercin ve kumrulara"allah belanızı versin" diye beddua edenler tel çektiler yan apartmanda...biz kuşlar için bir boşluk açtık tel örgüde ...onlar yeniden ördüler...son kalan boşluğu da dün kapatmışlar içeride yavruları olan kumrular hapis kaldılar...kenardan yeni bir boşluk açtık...sabah kuşlar çıkmıştı neyse ki...yarın yine kavga devam edecek komşularla ama nereye kadar!
mahalleyi terketmedik...direndik, sahip çıktık...ama artık benim mahallem diyecek bir şey bulamıyorum Yedikule-Gençağa sokakta...üzgünüm dede buraya kadarmış!..nerde o eski mahalleli, nerede o eski komşular, kardeşlik ve paylaşımlar...6-7 eylül olaylarında geri dönmeksizin gittiler... nerede o saygı ve sevgi...nerede?..ancak bu kadar sahip çıkabildik bıraktıklarınıza ve değerlerimize...başkaları geldi yerleşti o güzelim evlere, bir çivi bile çakmadan oturdular, bir günaydın demeden...gün yine aydınlanıyor ama güneş artık ısıtmıyor içimi...