10 Ocak 2012 Salı

Kırmızı: hayatın rengi -1-


Kırmızı her zaman dikkat çekicidir...hakimiyet kuran ve vurgu yapan bir renktir...bazen kışkırtan yanıyla girer hayatımıza...cinsel arzuları körükler...bazen hiç ummadığımız bir yerde çıkar karşımıza...tüm canlılığıyla kan akışımızı hızlandırıp heyecan ve enerji verir.  Uyarıcı özelliği vardır iştah açıcı ve dikkat çekici etkisi... Aktif, dinamik, enerjik yapısı sayesinde tutkunun, ateşin, kanın, aşkın, hayatın rengidir... Ateşin rengi olması özelliğiyle cehennem ve şeytanın rengi olarak da sembolize edilmiştir. Aşkın, şarabın rengidir. Kırmızı bayrak  Devrimci Sol'un ve Komünizmin  sembolüdür...(Paris Komünarlarının rengi...) Kırmızı gül tutkulu bir aşkı anlatır daha çok...kırmızı karanfil ise buluşma noktasında tanınmak için yakaya takılır...yine kırmızı karanfil kaybedilenleri anmada tercih edilir...Doğada bir çok meyve ve çiçek kırmızı renktedir...özellikle doğada pek bilinmedik; kırmızı renkteki meyvelerin zehirli olma ihtimali fazla olduğunu unutmamak gerekiyor... Kiraz, elma, turp gibi meyve ve sebzelerde bulunan "antosiyanin", damar sertleşmesini önlemede yardımcı oluyor, kan basıncını düzenliyor ve iltihaplanmaları durduruyor, çilek, böğürtlen ve nar gibi yine kırmızı renkte meyvelerde bulunan "ellagic asit" ise tütün dumanında, islenmiş ette, işlenmiş gıdalarda bulunan kanserojen maddeleri etkisizleştirerek kanseri engelliyormuş...

Fotoğraflar: Cüneyt Gök


7 Ocak 2012 Cumartesi

insanlar



Tüm canlılar karşılıklı ilişkiler ağıyla birbirlerine bağlıdır. Evrenin kendi içinde çelişkiye düşmesini engellemek belki bizim kontrolümüz dışında ama yaşamın içindeki hassas dengelerin bozulmasında pay sahibi olan insanın, silahın bir gün(bu her zaman olabilir) geri tepebileceğini unutmaması gerekiyor…Diğer yandan “dünya” kötü görülen yanları ile insan duyarlılığına karşı sürekli bir saldırı içinde. Bahsettiğimiz dünya bildiğimiz tanıdığımız, hissettiğimiz “dünya” değil; bize “gösterilen”; hayal gücümüzü, yaratıcılığımızı ve algılarımızı içinden çıkılmaz derin bir körlüğe düşüren ya da körelten yapay, sanal bir dünya... Kimileri her şeyden kaçıp kendilerini bu dünya içinde uyuşturup, gerçek hayatta peşine düşecekleri başarıları bu sanal dünyalarda ararken, kimileri için ise "gerçek yaşam" savaşında hayatta kalma mücadelesi hayatın tek gerçeği…iş bulmak, çalışmak, karnını doyurmak, varsa ailesini geçindirmek, barınmak, ısınmak...insanca yaşamak en doğal hakkı iken bir çoğuna sahip olamıyor... Kişi olarak kaygılarımız dünya için kaygılarımızı geri plana itiyor. İnsan çevresiyle ilgili zihinsel yapılanmasını değiştirebildiğince kendini suçsuz ve hatta yaptıklarında haklı çıkaracaktır. Gerçeklerin farkında olupta; tüm olup bitene seyirci kalmak mahkum edildiğimiz yeni yaşama biçimimiz mi yoksa!.. biz hayatın bir parçasıyız. İnsanız. son derece gerçeğiz ama bu gerçekliğimiz bazen diğer insanlar arasında bir yabancı gibi yapa yalnız yaşayarak ölmemize engel olacak bilinçte değil. sabırla koruk şarap olurmuş; sabır mı zaman mı kazanır?! …zaman dişimi de çürütüyor ruhumu da… bunu kimsenin bilmesini bekleyemem anlatmadıkça; insanlar dinlemeyi değil anlatmayı severler aslında ama anlatsan da gerçekte çok az insan dinler seni …paylaştıkça paylaşılan şeyin değeri arttığı söylenir de biz pek bir şey arttıramıyoruz… Yaşadıklarımızı, sahip olduklarımızı paylaştıkça değeri artar. Konuşmuyoruz, söylemiyoruz, paylaşmıyoruz… Zamanla mekanik, içe dönük bir yaşama itiliyoruz… Teknoloji bizi hipnotize ediyor ve teknolojik “oyuncaklar” dış dünyadan daha da yalıtılmış kişilere dönüştürüyor bizi... İnsan yarattığı sorunları düşünmek için bir an durduğunda; onlar içinde kaybolduğunu fark eder, sorunlar büyüdükçe kendini zayıf ve aciz hisseder... Hepimiz gerçekte savunmasız canlılarız... Silahların, sığınakların, bir başkasının, paranın, erişilmez düşlerimizin ve kendi yarattığımız hayal dünyasının arkasına sığınan savunmasız canlılarız...İnsanlarız...insanlar "biziz"!
Söz-Müzik: Cüneyt Gök-1991

biz ne istediğini bilmeyen...ne istediğini bilmeden bekleyen
insanlar biziz...insanlar biziz
her girdabın içine
her rüzgarın önüne düşen biziz
insanlar biziz...insanlar biziz
tükenen zamanla biz de tükeniriz
yitip gider bir bir sevdiklerimiz
insanlar biziz...insanlar biziz

4 Ocak 2012 Çarşamba

balık ve deniz ürünleri -1-

"Hepsinin gözleri güzeldir. Hepsinin canlıyken pulları kadın elbiselerine, kadın kulaklarına, kadın göğüslerine takılmağa değer. Nedir o elmaslar, yakutlar, akikler, zümrütler, şunlar bunlar?...
Mümkün olsaydı da balolara canlı balık sırtlarının yanar döner renkleriyle gidebilselerdi bayanlar; balıkçılar milyon, balıklar şan ü şeref kazanırdı. Ne yazık ki soluverir ölür ölmez, öyle ki, büzülmüş böceklere döner balık sırtının pırıltıları..." 



Fotoğraflar: Cüneyt Gök
...Sait Faik'in "Dülger Balığının Ölümü" adlı hikayesinde de benzettiği gibi canlı iken renkli ve pırıl pırıl olan ölünce pırıltısını kaybeder...renklerini... bu yalnız balıklar için değil; canını kaybeden, yitiren tüm varlıklar için bu böyle... bu gün bu gerçeği tekrarlayıp ölümü daha yakında hissetmek ve hissettirmek istemiyorum. O yüzden deniz dünyasının güzelliklerinden bahsedeceğim...DENİZİN bize sunduğu "nimet" lerden... 
Balıkları çok seviyorum...denizin içinde de, kovamda, livarda, tezgahta ...masada tabağımda da KIYMETİNİ BİLİRİM! Kah lüferin peşine takılır, kah izmaritin, zargananın... balıkta zamanı unuturum giderim...olta, takım hazırlaması başka bir zevktir. Önce komşunun bahçesindeki kazları kovalamakla başlar bu hazırlıklardan biri!...kazlar kaçışırken tüyler uçuşur...hemen toplar eve gelirsin...çapari bağlamaya! Her takımın hazırlanmasında püf noktaları vardır...eski "baba" balıkçıları seyrede seyrede kısmen öğrendik ama ne yazık ki eskisi kadar bol balık da, eski balıkçılar da kalmadı. Bu yüzden belli balıklar için takım hazırlayıp malzemeleri takım çantasında her daim hazır ve nazır bulunduruyor, denizin rengi, suların akıntı ve balık durumuna göre yerinde gereken takımı yapıyorum. Bedenler, köstekler, iğne ve fırdöndüler, farklı gramajda ağırlıklar(kurşun), sıyırtmalar, şamandıralar... Canlı yem: ak yem dediğimiz balıklardan kesilerek yapılan yemleme, karides, kalamar, sülinez, ve diğerleri:hamur, ekmek, midye, kurt,teke, mamun( kaçamar), yapay yemler:silikon (balık ve deniz canlılarının taklitleri) rapalalar, kaşıklar, tüyler, rekli ipler, simler vs.vb... olmazsa olmazlardandır ava başlamak için...yem her zaman sorun olmuyor artık; yapay yemler daha sık kullanılıyor...ama canlı yem oldu mu av daha bereketli geçiyor! Eskiden Yalova'da lüferde iken balık o kadar bol ve hırslı imiş ki elimizi sildiğimiz bezi iğneye yem diye takıp balık yakalıyorduk. Bazen boş(çıplak) iğneyle bile balık yakalanabiliyor yeter ki balık "kıskansın". Olta, ucunda bir ister canlı, ister yapay yem olsun arada bir hareket ettirilir ki balığın ilgisi çekilsin...geçmişte anlatılan inanılmaz balık ve balıkçılık hikayelerinin  benzerlerini kıyısından köşesinden yaşama şansına ulaştım. Çok kayıt tutup, fotoğraflamadım ama hepsi canlı hafızamda...o zamanlar çok övünülecek bir olay gibi gelmiyordu belki, belki de o balıklar hiç bitmeyecek sandık...levrek, lüfer, kofana, palamut, kırlangıç, eşkine, karagöz, ispari, tekir,mezgit, mırlan, çinekop, istavrit, kolyos, uskumru, dil, pisi, mırmır, mercan, izmarit, zargana, iskorpit, fener balığı, kalkan, kefal, sardalye, hamsi, gümüş vs.vb...

6 yaşından beri hep hayatımın içinde oldu. Peşine düştüm balığın...gece, gündüz...karadan, tekneyle, el oltasıyla, ağla, dalarak, günlerce uykusuz kalarak ...yıllarca balıkçılık yaptım...tuttuğumu sattım, eşe dosta dağıttım! 
Bir gün kalkan balığı avında tekneden Erkan ağabeyle iki adet 2.5 ve 3 kg lik kalkan yakalamış beklerken teknenin yanında bir yunus belirdi...biz gidene kadar türlü numaralar yapıp durdu...ertesi gün teknenin yanında bu kez yavrusuyla geldi! O mevsim yavrunun büyüdüğünü gördük; " ne mutlu bize"... Yaşar Kemal  "Deniz Bitti" kitabında 1960 sonrası Marmara'da yağı için avlanan yunusları, yunus katliamını öyle gerçekçi anlatmış ki her yunus gördüğümde parmaklarımı
kavuşturarak böyle bir son yaşamamasını dilerim! Adalarda kaynatılan dev kazanlardan çıkan dumanlar göğü kaplarmış...Bir zamanlar Marmara'da Kılıç balığı da çok bolmuş ama haddinden fazla avlanma Marmara da neslini tüketmiş...anlatacak o kadar yaşanmış hikaye var ki ! İşte en son yaşadıklarımdan biri: geçen yıl sel felaketinden sonra sular hala bulanıkken, Samatya sahiline giren Çinekop ve Sarıkanat'ın peşindeydik...av bereketliydi  15 parça sarıkanat ( çinekopun lüferden önceki hali) almıştık...oltamı, yemi kontrol etmek için çekerken peşinden bata çıka fok'a benzer bir canlının geldiğini gördüm...yemin peşinden yunus gibi oyunlar yaparak kıyıya kadar geldi...bir "Su samuru"ymuş. Koca gözlerini suyun dışına çıkarıp şöyle bir kıyıyı süzdü...sonra da kıyı boyunca neşeli, neşeli yüzerek gözden kayboldu... Ara da bir dere ve kanallardan dışarı çıkarmış, denizde rahat ve hızlı bir biçimde avlanabilirmiş...Deniz, doğa; hayat güzel sürprizler ve maceralarla dolu. Eski Galata köprüsünün dubaları arasından,tahta döşemelerin çatlaklarından kutup bölgesinde buzu delip balık avlayan  "Eskimo"lar gibi oltamızı sarkıtıp balık avlardık...çatlak ya da delik küçük , gelen balık büyük olursa balığı alamazdık yukarı...Ara Güler'in İstanbul fotoğraflarını çok severim...bir tanesi var ki benzerine şahit oldum ; Galata köprüsü Karaköy tarafı ...tekneler arasında neredeyse olta atacak boşluk yok,  ve hepsi "Kofana" avlıyor...tabi köprü de hınca hınç balıkçı ve balıkçıları seyredenlerle dolu...bir rüya gibi...Balık hikayelerini şimdilik bir kenara bırakıp "hangi balık nasıl yenir?"e gelelim.





Öncelikle şu sözü hatırlatayım: "Balık elle yenir!" yani çatal-bıçaksız...tabi bu daha çok küçük balıklar ve tava da kızartılanlar için geçerli. Makbulü balığı tuttuğun yerde pişirip yemek...tadı kaçmadan, taze taze... mis gibi deniz havası bir de rakı eşliğinde! Her balık ızgaraya gelmez deseler de mevsimine göre (biraz yağlı olduğu döneme göre) denemek lazım. Lüfer, Sardalye, Palamut, Kocabaş istavrit...hemen salla ızgaranın üzerine...sardelyeleri pullarını almadan, hatta içini temizlemeden, aynı şekilde izmariti "boklu kebap" usulü yemek hem işi hızlandırıyor hem de balık ayıklanırken mundar olmuyor. İzmariti tava yapacaksan "tulum" çıkartmak lazım: pullar alınır, sırt dikenleri, alt ve yan yüzgeçler kesilir, kafa kesildikten sonra derisi kuyruk tarafına doğru elle çekilerek sıyrılır. Tava yaparken püf noktası balığın ıslak olmaması, çok una bulanmış olmaması(hamsi ve sardalyede tercihen mısır unu),ayçiçek yağı ve çapı geniş bir tava, bol yağ kullanmak. Izgara veya fırında pişecekler  için de önceden "marine" etmekte yarar var; böylelikle balık yağsız olsa bile zeytin yağı, soğan, sarımsak, tane karabiber, defne, tuz, limon vb.ile ayrı bir lezzet kazanıyor. Plaki ya da buğulama çilingir sofralarının vazgeçilmeziydi eskiden( ispari, karagöz, kefal, uskumru, palamut vb.)...temizlenen balık zeytinyağı konmuş tencere ya da güveçte kısık ateşte, kendi suyuyla pişerken, sarımsak, soğan, defne yaprağı, yeşil-kırmızı biber, domates, maydanoz ve baharatlar eklenebilir...midye dolma, midye kızartma yanına sosu, Karides güveç, kalamar, Fener kavurma, iskorpit kavurma, dil şiş, kılıç şiş...asma yaprağında sardalye derken insanın canı çekiyor...bir de balık çorbası var ki tam bir ilaç...onun püf noktası tabii ki kullandığınız balık : levrek, iskorpit gibi eti olan balıklar çorbaya hem kıvam veriyor hem de içinden lezzetli parçalar çıkıyor. Kereviz yaprağı olmazsa tadı eksik olur...ve önceden çorba altlığını, baharatları ekleyip kıvama getirdikten sonra parça balıklarla kaynaması gerekiyor( kimyon ve köri koyanlar da var ama ben tercih etmiyorum)
... peki diyeceksiniz: "hangi balıkla hangi baharat?"

Defne yaprağı: Bilumum balık buğulamalarında, haşlamalarda, balık şişte
Keraviye(frenk kimyonu-karaman kimyonu): Buğulama, haşlama ve dolmalarda 
Zencefil: Şark usulü bütün balık yemeklerinde, kavurmalarda, sos yapımında
Köri: Uzakdoğu balık yemeklerinde, zencefile alternatif olarak (çorbaya koyanlar var)
Mercanköşk: Balık yanında sunulan tereyağında, soslarda ve dolmalarda 
Hardal: Toz halinde güveçlerde 
Nane: Balık ızgaralarda, balık çorbasında 
Paprika: Dolma ve güveçlerde 
Maydanoz: Balık yanında sunulan tereyağında, soslarda (özellikle limon sosunda), dolmalarda 
Karabiber-beyaz karabiber (tane ve toz): Bütün balık ve deniz ürünü yemeklerinde marine etmek ve tadlandırmak için 
Kırmızı biber (toz veya pul): Buğulama ve haşlamalarda, çorbalarda, güveçlerde 
Adaçayı: Dolma ve güveçlerde 
Kekik:  Bizim damak tadımıza kırmızı etlerde uygun olsa da bütün deniz ürünlerinde olduğu kadar tatlı su balıklarına da yakışır.
Tarhun: Fırın ve soslu balık yemeklerinde 
Biberiye: Tadı nispeten yavan olan balıkların fırın, soslu fırın, kavurma ve yahnilerinde 
Sarımsak: Buğulamalarda, soslarda, kavurmalarda, çorbalarda, zeytinyağlı soslarda 
Ceviz: Tarator ve benzeri soslarda 
Badem: Cevizin kullanıldığı yerlerde alternatif olarak 
Kapari: Turşu halinde buğulamalarda...

Dengeli "demlenme", salata, meze tarifleri ile...DEVAM EDECEK!

3 Ocak 2012 Salı

kollarımı çaprazladım...

ayağı kırık bir masada
düz taban yorgunluk…
kış bahçesinde
yalancı yaz gülüşü
sarı ışıklar
gelip geçici…
kanımdan yukarı tırmanan
kabarcıklar
vurgun habercisi…
yalnızlığı ben seçmedim!
yansımalar hüznü getirir
yanılsamalar beni bitirir
kollarımı çaprazladım
ve bıraktım
kendi haline
arasına kimse girmedi                                                                                       Fotoğraf: Cüneyt Gök

...zaman...

hayatı bir kumaş gibi keser, herkesin üzerine göre ayrı ayrı diker zaman...


       Fotoğraf: Cüneyt Gök...


Hiç bilenmeyen
Hiç körelmeyen bir makas sandım...
sırları dökülüp
yansıtmaz olunca
anladım zamanı...
bakmayı unutunca ...
mutsuzluğun göçebe bedenleri
kayıp aynalara...
biliyorum
her gün yeniden onaracak örümcek
bozulan ağını sabırla
ve umutları insanlar
yitirmeden bir solukta
bir yerlerde sabah olacak...

2 Ocak 2012 Pazartesi

gölgesini yere vurdu...öfkesini...

                                Fotoğraf: Cüneyt Gök


gölgesini yere vurdu
tanrı
öfkesini…
buzul dönencesinde
yaralı kurt pençesiydi
üşüdü izini süremez oldu
avcı…
ihtiyar şişenin kapağını açtı
içkiden koca bir yudum aldı
öfkesini yere vurdu
tanrı…
mezarlıkta yer kavgası
üst üste kemikler
kar fırtınası
uyuz bir köpek
dua
ağıt
sessizlik…
gebe bir kadın patikada
sırtında çalıdan bir dağ
teldeki üveyik uyandı
ihtiyar eliyle göğü işaret etti…

Tılsımlı sözcükler...

Fotoğraf: Cüneyt Gök
        
                















Böyle tekinsiz yerlerde
Tılsımlı sözcükler gerekir
Geceyi hapsetmek için
ateş böcekleriyle dolu bir kavanoza
Çatal dilli ırmağın
Ağıtıdır
nabzını tutup kuytuda
sorguya çeken
şairin
aynı kayadan kopmuş
onlarca taş
sürüklenip birbirlerini bulur
sonra yine kaybeder
ırmak
sürüklenir gider
yazgı koynunda
kıvrıla kırıla tepelerden
böyle  sözcükler doğar
her biri  bir tılsım
ışığın yanına
çömelip
şairin diline dolanıp
birlikte
geceyi unuturlar...