9 Temmuz 2012 Pazartesi

3'ü bir arada "otantik"

                                Fotoğraf: Sağmalcılar-2012


"OTANTİK"-"authentique", resmi, belgelenmiş; doğru, gerçek anlamında fransızca bir kelime... TDK sözlükte ise"Eskiden beri mevcut olan özelliklerini taşıyan anlamları mevcut...başka yerlerde de geleneksel ya da folklorik, gerçek olan, gerçeğe dayanan anlamında kullanılan bir kelime...buradan yola çıkarak yukarıdaki  fotoğrafı nasıl yorumlayabiliriz?!
Kuaförden başlayalım..."resmi, belgelenmiş bayan kuaförü" bir başka değişle "tescilli"...ya da yıllardır değişmeden bu işi yapan mı diyelim?!!...aşağı tabelaya geçip güzellik salonuna da bir şeyler ya da aynı şeyleri yakıştıralım!"gerçeğe dayanan güzellik"salonu" olarak yorumlasak,"otantik bayan iç giyim"e geleneksel iç giyim kalıyor...eğer hepsi "gerçek", hepsi "geleneksel" , hepsi "belgelenmiş" ise neden  tek tabela altında değiller..yani "otantik güzellik salonu-kuaför ve iç giyimi" şeklinde...
Franchise (veya franchising), bir sistem ve markanın imtiyaz hakkı sahibinin, belirli süre, koşul ve sınırlar içinde, işin yönetim ve organizasyonuna ilişkin sürekli disiplin ve destek sağlayarak, belirli bir bedel karşılığında, bağımsız yatırımcılara sistem ve markasını kullandırmasına dayanan, uzun vadeli ve sürekli bir iş ilişkisidir...acaba "otantik"in sahipleri  bir marka olarak bunu mu yaptı...kuaförün,  güzellik salonunun  ve iç giyimin işletmecileri farklı da ondan diyebilir miyiz!yahu sana ne be adam diyeceksiniz!...Tabelaların fontları, puntoları ve renkleri farklı olunca bu sefer işler değişiyor...önce kuaförken  işe başlayan kişi ya da ortaklar tutsun-tutmasın ardından güzellik salonunu açıyor...yani kuaförün içine ağda, kaş, manikür, pedikür ekliyorlar...yeni bir tabela daha yaptırılıyor...dükkanı ya bölüyor ya da boşalan yan dükkanı tutup birleştiriyor...en sonunda kadının güzelliğini bütünleyecek olan iç giyim konusuna "otantik" olarak giriyorlar...işin şakası bir yana bir sürü senaryo üretilebilir...çok saçma bana ne yaşamadığım mahalledeki otantiklikten diyebilirsiniz... ama ben gerçeği gerçekten"otantik" bir biçimde merak ediyorum! 

Barlach: Modern Çağ Heykeltıraşı




Heykeltıraş, ressam ve yazar Ernst Barlach'ın (1870-1938) 2006 yılında Tophane-i Amire’deki sergisine gitme şansım olmuştu...sadece heykelleri değil kişiliği ve düşünceleri de beni etkilemiştir...özellikle yaşadığı dönem göz önünde bulundurulunca ekspresyonizmin modernle ilişkisini,  Nazi rejiminin kontrastındaki barışçı sosyalistliği,  mistisizmi ve hıristiyanlıkla alışverişi... biçimsel olarak modern, içerik olaraksa romantik bir sanatçı olması...hepsi!
Almanya hem Aydınlanma Felsefesi’nin hem de evrensel romantizmin tarihsel anayurdudur. Bu anlamda romantizm, gerek ekspresyonizmi gerekse modernizmin bütününü mantıksal ve zamansal açıdan önceler. Dönemin değişim dolu yapısı içinde  Ekonomik ve siyasi gerilimler yaşanırken, sosyal ilişkiler olumsuz yönde değişmekte, büyük şehirlerde sosyal patlamalar görülmekte ve yeni korkulara, kati ve güdümlü siyasi provokasyonlara çare aranmaktaydı. O böyle bir dönemde basitin ve geçmişin üzerine yoğunlaştı... Metropol insanlarının stresli ve koşuşturmalı yasam tarzına hep şüphe ile bakıyordu...
1906 yilinda Rusya´nın kırsal kesimlerine yaptığı iki aylık bir yolculuğunda,gelişmiş eserlerinin tümüne şekil kazandıracak olan ilk örnekleri bulmuştur:



Köylüler, yapmacıksız erkekler ve kadınlar, sade yaşam süren insanlar, dilenciler...dans eden, dua eden, içki içen, suskun, kuşkucu, azimli, tembel insanlar...bu figürler Alman faşizminin kültür ideolojisine ters düşen tiplerdi...1933 yılından sonra Barlach'ın anıt eserleri sökülüp tahrip edilmiştir...eserlerine el konmuş ve "yoz" damgası yemiştir...yine de 20.yüzyılın en önemli heykeltıraşlarından biri olarak kalmayı başarmıştır!
Barlach, modelinin gerçek portresini yapmaktan çok onu yabancılaştırıyor, giderek artan tüketim ve çıkara yönelik dünyada yok olma tehlikesinde olduğuna inandığı tüm değerlerle
yüzleştiriyordu...
Eserleri Nazi yönetimi tarafından "yozlaşmış sanat" olarak değerlendirilip heykeltraş olarak çalışması yasaklanıra kendisini sürgünde hissetmesine rağmen ülkesinde yaşamayı sürdürür. Son dönemde yaptığı eserler artık insanların doğal hallerini yansıtmak yerine, üzerlerine gelen bir şeye korku dolu ifadelerle bakan insanları göstermektedir. Sanatçı korktuğu şey; yani II. Dünya savaşı başlamadan önce 1938 yılında hayatını kaybeder.

"hiç tanrı görmedim ...benim sanatsal anadilim insan figürüdür"..-E.BARLACH

"nerden yola çıkıtığın değil nereye varacağın önemli!"...








2007 yılında yayımladığım "benim için bak" kitabımda yer verdiğim Barlach eseri ve eserin bende çağrıştırdıklarının şiiri...
Mümkün olduğunca basit, sade eserler üretirken konusu insanlardır. Ellere ve yüze odaklanır, geri kalan bedeni çok basit çizgilerle işler. Rusya'nın uçsuz bucaksız stepleri,  hızla sanayileşen ülkelerinde telaş içinde koşuşturan Avrupalıların aksine sakin ve dingin yaşayan, eğlenen, kavga eden, çalışan, tembellik eden insanları, sanayileşmiş ülkelerdeki gibi yoksulları ezmek yerine yoksulluğu da normal karşılayan hayat anlayışı onun heykel anlayışını şekillendirir. Böylece gündelik hayatı, insanların en doğal hallerini, dilencilerin avuç açışlarını, annenin-çocuğa sarılışını, bir gencin şarkı söyleyişini, iki dostun kucaklaşmasını eserlerinin konusu yapar.





"Dışavurumculuk" 19.yüzyıl gerçekçilik ve idealizmine karşıt anti-natüralist öznelliğe sahip bir bakış açısı içerir...Bozulmuş çizgiler, şekiller ve abartılı renklerle sanatçı duygusal dünyasını aktarmayı hedefler. Edward Munch'un "çığlık" adlı tablosu, bunun belirgin bir örneğidir...Ekspresyonist bir sanat eserini yorumlarken çizgilerin, renklerin kullanımı; sivri keskin çizgiler, kırmızı ve tonları öfkeyi ön plana çıkarırken, dairesel oluşumlar, mavi ve tonları daha çok sakinliği vurgular...

kağıt

İlk kağıdın, M.S. 1. yüzyılda Çin'de; keçeleştirilen ince bitki liflerinin birtakım işlemlerden geçmesi sonucunda üretildiği sanılmaktadır...ondan çok önceleri Mısır' da M.Ö. 4000 yıllarında  papirüs denilen bitkiden bu günkünden çok farklı olsa da  bir çeşit kâğıt üretilmekdeydi...Yunanlılar da benzer şekilde hayvan derisini kullanmışlardır...Günümüzde başta gelen sanayi ürünlerinden biri olarak kağıdın,  insanoğlunun düşüncelerinin, bilgilerinin kaydedilerek aktarılmasında ve yayılmasında olduğu kadar kültürlerin gelişmesinde de önemli rolü vardır. Kağıt her türlü basın, yayın faaliyetlerinin yanı sıra para basımında, ambalaj işlerinde, mutfakta ve daha pek çok yerde günlük hayatın vazgeçilmezlerindendir...


Para her ne kadar cüzdanımıza "kağıt" olarak giremese de rakamsal varlığını kağıt üzerinde görüyor,  banka  dekontu, fatura, kasa fişi olarak da elden gidişine seyirci kalıyoruz ...banka- kredi  kartları ile yaşarken günden güne nakit kullanımı azalıyor...



Kağıt çocukluğumdan beri en çok kullandığım malzemeydi belkide!...harf harf yazı yazmayı öğrendim, resimler yapıp boyadım üzerlerini, kağıttan şapka, kağıttan gemiler, şeytan uçurtmaları...kağıt uçak filolarımda uçakların modelleri değişti günden güne..büyüdükçe para girdi hayatıma...o zamanlar kağıt olarak değil ama bir kaç bozukluk yeterdi bana... gazete kağıtlarından kese kağıdı yapıp pazarda sattım... sigara paketlerinin yaldızlı kağıtlarını topladım kiloyla sattım...işte o zaman ilk kağıt paramı kazandım...bayramlarda verilen kağıt ve "gıcır" paraları saymıyorum...




defter, kitaplarımızı lacivert ve kırmızı "kap kağıtları"yla kapladık, kalan kağıtlardan çıtalı uçurtma yapılırdı o zamanlar, püsküllü, saçaklı, upuzun kuyruklu...krepon kağıdına "gramafon kağıdı" derdik...bir sürü süsler, kedi merdiveni ve fenerler yapardık...gazeteleri , kitapları okurken sayfaları çevirdik yaprak yaprak yıllarla...orta okulda Galata köprüsü üzerinde balmumu satan işportacının resimleri transfer edişini  sihirbazlık gösterisi gibi izler  sarı ya da kırmızı renkte kare balmumlarını heyecanla alır eve gelir renkli gazete fotoğraflarını başka bir kağıda ben de  transfer ederdim, babamın işten getirdiği karbon kağıtlarını yine gazetelerdeki resimlerin üzerinden geçerek kullanmaya başladım...


annem, halam o zamanlar moda dergilerinin içinden çıkan"patron" dedikleri iç içe geçmiş çizgi karmaşası içinden modeli bulur ve "milaj kağıdı" kullanarak kopyalar, elbise modelleri çıkarırlardı..."kopiş" kağıdı derdik, üzerlerine sevdiğimiz resimleri kopyalamak için birazını çalardık...defterlerimiz tertemiz, inci tanesi gibi yazılar, kenar süsleri, çıkartmalar ile doluydu...sonra kap kağıdı yerine defter, kitapların üstü sevdiğimiz şarkıcı ve film yıldızlarının kesip yapıştırdığımız fotoğraflarıyla doldu...duvarlarımızda yerli, yabancı dergilerin verdiği posterlerle... elimi çok kağıt kesmiştir...başka bir şeye benzemez kağıt kesiği; aşk yarası gibidir...görünmez ama acıtır!... daha çok birinci hamur kağıtlar keser...ondan önce çoğunlukla sarı renkli saman," teksir kağıdı"kullanırdık...daha ucuz ve yaygındı...ortaokuldan üniversiteye  teksir kağıdına bastırılan ispirto kokulu soruları çözmeye çalıştık başımız döne döne...
boş bir sayfa kağıtla düşüncelerim ve kalemim sevişti büyüdükçe, ilham gelmediği zaman düşüncesizce harcadım o sayfaları, odamdaki çöp kovası buruşturulmuş kağıtlarla doldu...basket atmaya başladım kağıt toplarından kovalara...mektuplar geldi gitti yıllarca çizgili, çizgisiz renkli kokulu kağıtlara...sonra bitti... mektuplar bitti...teknoloji ruhumuzu ele geçirmeye başladı kağıt üzerine değildi artık  e-postalar, kısa mesajlar...hayatın sayfalarından bir yaprak, bir yaprak derken çevirdikçe...ofislerdeki kağıt öğütücülerin yaptığı gibi öğütüldük...düşüncelerimiz kağıtlara daha az yansımaya başladı...artık zaman yoktu bir çok şeye...çalış çabala! faturalar, dekontlar,sayısal loto kuponları, milli piyangolar...yolda ayaküstü okunan kıvrılmış gazeteler, başlanıp ta bitirilemeyen kitaplar...evde nüfus artışı tuvalet kağıdı, rulo havlu tüketimi artışı, bütçe planlamalar, ayağa uymayan yorganlar...faturalar, klasörler, delik zımba, tel zımbalar...E-5 karayolu gibi hayatımızın bir parçası haline gelen 210 × 297cm A-4 kağıtlar...


8 Temmuz 2012 Pazar

Dışarıda balık içeride "lokma"



                            Fotoğraflar: Bodrum-2012...

Bodrum çarşısında dolaşırken arşive bir "duvar resmi" daha ekleyeyim dedim...duvarın boşluğunda tel ızgara ile kapatılmış lokantanın mutfak bölümünde asılı süzgeç ve kaşıklar da fotoğrafı tamamladı...her halde hamur işleri kızartmak için kullanılan malzemelerdi!..."LOKMA MI YOKSA?"
Bir haftadır rejimdeyim...verdiğim 2.5 kg.ye yaklaştı...bir oturuşta onlarca çiğ börek ve tabak tabak lokma yiyebilirim!..ama lütfen ben  almayayım..."ödül yemeği" olarak ayda bir daha anlamlı olacak!..

6 Temmuz 2012 Cuma

"kartvizit" ve "kartpostallar" -1-
















Öyle ilginç kartvizitlerle karşılaştım ki bu güne kadar...keşke saklayabilseydim hepsini...mesleği olmayanın, adresi olmayanın, telefon ve iletişim bilgileri olmayanların kartvizitleri, ilginç fotoğraflar, ilginç kişilikler, on parmağında on marifet olanlar...ilginç ve  duyulmamış meslekler, ad ve soyadlar...değişik kartvizit tasarımları...
Mesela Palyaço Yakup'un bir kartviziti vardı...bulamadım; doğum günleri, kutlamalarla başlayan palyaço hizmetlerini anlatan uzunca bir listenin ardından, illüzyonist, müzisyen tedariki ve  havayi fişek gösterisi falan   yazıyordu...fakat Yakup Bey hayli girişimci biriymiş...ses stüdyosu bile varmış bir zamanlar...
                                                         -devam edecek-

aynalar labirenti



"Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz / Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde" ve "Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir / Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir" demiş Ziya Paşa...Bir insanın "kim olduğu", "nasıl biri olduğu"nu anlamak ve  o kişiyle ilgili yargılara varmak için sözlerinden çok yaptıklarına bakmak daha doğru bir yöntem midir? neler yapmış; hakkını verebilmiş mi yaptıklarının?!..
Bir çok insan çalışacak iş bulamazken, bir çok insan o kadar sene dirsek çürütüp karşılığını alamazken...dayısı olan köşeyi kaparken, apolitize edilip, beyinler yıkanır, düşüncelerinden dolayı insanlar yargılanırken, başkaları "hayatı kolaylaştırmak"adına teknolojiye tavan yaptırıp her şeyi makinelere bırakırken, "MIŞ"  gibi davrananlar, yapıyormuş gibi yapıp parayı kapanları gördükten sonra  kim neyi üretecek, hangi işi nasıl, hakkıyla yapacak...bilemiyorum!..evet dünya dönüyor ve herkes bir şeyler yapıyor ama değerlendirme yapabilecek saf-temiz beyin ve ruhlar her gün tükeniyor...yaşamın neşesi, renkleri ve anlamı yitip gidiyor...dünya adaletli midir?...hımmm olabilir!...tüm zenginliklerini ve güzelliklerini kıtalar, bölgeler arasında farklılıklar olsa da fazla fazla sunmuş... ama sistem adaletli değil ki...iş ve yaşam koşulları arasında inanılmaz uçurumlar var...her gün duyarsızlaşan, duygularını gün be gün yitiren insanlar  ordusuna dönüşüyoruz, tek tip ve kontrol edilebilir...
Aynalar gerçeği, var olanı yansıtır...aynalar gerçeği çoğaltır...aynalar labirentinden çıkış var mı?
Yaşam "ayna" gibidir...nasıl bakarsan öyle görürsün hayata, ne verirsen onu alırsın !..yani sen gülümsersen o da sana gülümser gibisinden sözler etmeyeceğim...ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol" diyemeyeceğim sen bilirsin... nasıl istiyorsan! kim seni değerlendirecek?!yine senin gibi laboratuvarda "başkalaştırılma" deneylerine tabi tutulanlar mı?...


                               Fotoğraflar. Cüneyt Gök
                               1-Tünel-2009
                               2-Vali Konağı-2007





4 Temmuz 2012 Çarşamba

Ritim -1-


Bedeninizin en küçük hücresinde bile tekrarlanan  bir iç ritmi aslında evrenin kendisinde bulabiliriz...çünkü "kainat", "evren", "kosmos" ta her şey belli bir düzen ve hareket içindedir... örneğin rüzgarlar, akıntılar, gel-git olaylarına baktığımızda bunu rahatlıkla görebiliriz...derenin akışını, dalgaların kıyıya vuruşunu dinleyin...ağaçkakanın ağacın gövdesinde gaga vuruşlarını, bir kuşun yinelenen şarkısını canlıların soluk alıp vermelerine, kalp  ve nabız atışlarına bakın!..değişen mevsimler, gece gündüze ve evrenin döngüsü içinde alıştığımız tekrarlara bağlı bir ritim... evrenin bu düzenli hareketleri alıştığımız ve güvendiğimiz bir durum yaratır...ve bu tutarlı ritmik hareketler hayatımıza şekil verir ama ritmin bozulması yaşamın dengesinin bozulması demektir...şu anda insanoğlu düşünmeden zarar verdiği doğanın kalbinin yeniden kendi ritminde atmasını sağlamaya çalışıyor...yoksa hepimiz yok olacağız!  ...


Ritim, akış anlamındadır... Hareketin durması, akışın kesilmesi demek; ritmin durması ve yaşamın sonlanmasıdır bir canlı için...hareket sürekli olarak ritmik bir biçimde yinelenirse evren de sürekliliğini korur...ritimde matematik vardır...sayılar vardır! İnsan içindeki bu ritmi dışa farklı şekillerde vurur ya da yansıtır...müzik ve dans bunların en başında gelir...ilkel topluluklarda dans, sosyal kutlamalarda, dini ritüellerde ve törenlerde önemli bir rol almış,ritim ve dans birlikteliği ile etnik, geleneksel efsaneler aktarılmaya başlanmış... sonrasında diğer sanatlar ve sanatsal faaliyetlerden, hatta spordan söz edebiliriz; senkronize yüzme ve ritmik jimnastikten...
“Yaratıcılık, doğadaki ritmi sezmekle başlar”... var olduğu ilk günden itibaren doğa vardır insanın hayatında...onu taklit eder önceleri, kopyalar, gördüklerini kendine uyarlar...onu dinlemeye ve anlamaya çalışır...ondan her şekilde faydalanır...onsuz yaşayamayacağını anlayana kadar ondan "faydalanma sınırlarını" pek düşünmemiştir maalesef!..
"Rhythm and Blues"(RNB)isminden de anlaşılacağı gibi özünde en çok ritim özellikleriyle dikkat çekmektedir.Modern müziğin kökleri blues'a dayanır;17. yüzyıldan itibaren Afrika'dan getirilen kölelerin tarlalarda çalışırken söyledikleri hüznü, umudu, özgürlüğü ve derin acıyı anlatan şarkılara...
Blues, 1865 yılından itibaren köleliğin kaldırılmasıyla birlikte Amerikan toplumu içinde ve tüm dünyaya  yayılmaya başlar...1910 yılında  Amerika'da bir çok şehirde  kültürle ve müzikle harmanlanır, yeni Blues türleri ortaya çıkar. 1930'lu yıllara gelindiğinde Blues, Caz müzik ile harmanlanır...   
Yine "ritim" denince kulağıma yerli kabilelerin davulları, Afrika'nın tamtam seleri geliyor...tabi dansları da... 
Vurmalı çalgıların, perküsyonun temelidir "ritim"...bir dizede, bir notada vurgu, uzunluk veya ses özelliklerinin, durakların düzenli bir biçimde tekrarlanmasından doğan ses uygunluğudur... "metronom"un   kullanarak sabit bir ritm  elde etmek mümkündür..."metronom" belli aralıklarla vuruş sesleri çıkartan bir alettir. Yunanca "metron" ölçü ve "nomos" düzen sözcüklerinin birleşmesiyle türetilmiştir...




kalbin bir metronom gibi düzenli inançlı ve yayvan bir ritmi olduğu düşünülürdü eskiden...yapılan araştırmalar kalp ritminin anlık olarak değişim gösterdiğini ortaya çıkardı sonra...
Normalde 60-100 arasında atan bir kalbimiz var(ortalama 70) ama  farklı durumlarda kendi ritmimiz değişebilir...bedenimize fazla yüklendiğimiz durumlarda, yoğun stres, heyecan, yoğun duygusallık, depresyon vs.vb ve son olarak ta fiziksel rahatsızlıklar etkiler bu ritmi..
“Kalbin Ritim Değişkenliği”ne (KRD) denir ve KRD otonom sinir sisteminin fonksiyonundan kaynaklanır...otonom sinir sistemi pek çok organın çalışmasını sağlar. 

Bu sistem sayesinde nefes alıp verişimiz barsak hareketlerimiz böbrek fonksiyonlarımız damar reflekslerimiz kalbin çalışması gibi hayati organ fonksiyonları düzenlenir...o

lumlu düşünceler ile KRP daha düzenli yumuşak ve harmonik dalgalanma gösterir. Bu otonom sinir sisteminin parçaları arasında bir uyum olduğunu ve vücudumuzun sağlıklı çalıştığını gösterir.

Olumlu duygularla kalbimizi uyumlandırdığımızda solunum ritmimiz doğrudan kalbimize "senkron" hale gelmekteymiş!..

Babam yıllardır olumlu duygular içinde değil...genetik olarak(öyle tahmin ediyorum!) bir felaket tellalı...her yerden,herkesden kötülük bekliyor...adamcağız bir de tad ve koku alma duyularını yitirince hayattan bir beklentisi, amacı kalmamış şekilde yaşıyor...ben 76 zannederken dün 78 olduğunu söyledi!Oldum olası anlaşamayız...tartışır bir yere varamayız...bir gün sağlam girdik birbirimize...sonra bir pıhtı gidip tıkadı bir damarı...o günden sonra bacağı tutmaz oldu...habire boşalıyor, düşmeye de başladı...pelte kıvamında gayet mutsuz yaşıyor...bu duruma karşı koyabilirdi kabuğuna çekilip herkese küsmese...uzun zaman sonra bu durumunun nedenlerinden biri "aritmi" ve yavaş kalp ritmi olarak çıktı karşımıza...onunda nedeni kullandığı antidepresan ve tansiyon ilacı olabilirmiş...bir ay ilaç dozajını değiştirerek kullanacak...düzelme olmazsa "kalp pili"! 

Düşünürsen nefesin söner 
Makinenin ritmi kaçar 
Donuk gözlerimizde 
Gerçek ve komut var 

Ne yaparsam yapayım 
Hepsinde hata var 
Hatalar içimizde 
Belki de kapanmak var 

Uzaklarda kaldın 
Sıfırlar ve birler

Tellerdeki sesin 
Azalmış, çalınmış 

Ne yazarsam yazayım 
Hepsinde hata var 
Hatalar kanımızda 
Belki de ölmek var 

İçimde kıvrananlar 
Bulduklarım, kaçanlar 
Gördüğüm tüm yüzler 
Asla anlatamadım 

Nereye gidersek gidelim 
Her yerde hata var 
Hatalar tohumda 
Belki de unutmak var

Replikas.