3 Temmuz 2012 Salı

yalnızlık paylaşılmaz...







        Kelimeler ile gerçekler arasındaki uçurum kadar yalnızız....


"Her insanın bir öyküsü vardır ama her insanın bir şiiri yoktur!" demiş Özdemir Asaf 1978 de yayımlanan aynı adlı  kitabının  başında...
herkesin bir şiiri olmalı!..yazması da gerekmiyor kendi yaşam  hikayesi gibi!..bir başkası onun duygularına, düşüncelerine tercüman olabilir, onun adına dillendirebilir yan yana getirip uçuşan tüm o kelimeleri...
hepimizin tek ve ortak bir şiiri de olabilir ölçüsüz uyaksız yazılmış bir şiir;adı "gerçek"...


Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan...
Dışından anlaşılmaz.

Ya da kocaman bir yalan,
Kovdukça kovalayan...
Paylaşılmaz.

Bir düşün'de beni sana ayıran
Yalnızlık
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.




Fotoğraflar: Cüneyt Gök  

...fotoğrafa baktım sen yoktun!


















,

sen büyüdükçe onlar da büyüyecek
ne çok ayakkabı eskitecek...
ayakların... seni nereye götürürse gidecek misin ?!
sormadan
sorgulamadan...
ya sevginin sıcak koynu
ya da bir uçurumun kenarı...
fotoğrafa baktım sen yoktun!
yoksa gittin mi?!

Fotoğraf: Cüneyt Gök-Kabataş-2012

"Black eyed Susan"-Kara gözlü Susan!

                             Fotoğraf:Yedikule-2012"Bu sabah"...

Aster familyasından( papatyagillerden) "sun flower" yani "güneş çiçeği", "günebakan", "ayçiçeği" ve onun o göbeğindeki "çıt çıt" çıtlamayan taze çekirdekleri...yazın yol kenarlarında kendi kendine çıkmış  ya da komşunun bahçesinde yan yana ekilmiş bizi beklerdi...en kötü ihtimalle eve pazardan bir iki göbek alınıp getirilir, içi fazla çıkmasa da taze taze yenirdi...çocukluğumu özleyip kocaman halimle bir gün arabadan inip günebakan tarlaları içinde koşturdum, bir gün yine tarlanın içinde "hışırtılar duyup nefes almadan bekledim...bir "tilki" ile burun buruna geldim! İtalya'dan gelirken oğluma konserve kutusu içinde toprağı, gübresi harmanlanmış ve çekirdeği dikilmiş halde bir ayçiçeği getirmiştik...bir sürü farklı sebze ve özellikle domates, fesleğen için  hazırlanan  böyle alüminyum kola kutusu gibi kutularda bitki yetiştirme fikri ilginç gelmişti ama sonuç pek sağlıklı olmadı...oğlum üzerinde yazdığı gibi suladı biraz büyüdü... ve sonra yeterli beslenemedi; soldu gitti!...sanırım suyu da yetmedi...sonra terasta en büyük saksımıza çekirdekleri ektik, kafamıza göre suladık, gübreledik...derler ya abartısız "hepsi kafam kadar oldu"!

Geçen sene bir bitki tohumu almıştım...mevsimlik zannettim...fideler büyüdü, çiçekler açıldı...inanılmaz biçimde çiçekler neredeyse iki ay üzerinde bozulmadan kaldı...minyatür ay çiçeği gibi...ama çekirdeksiz "Black eyed Susan-Kara gözlü Susan"...kışın kurumadı, solup gitmedi...ve yeniden açtı...bu sabah yine göz göze geldik!

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Hatırlı-yorum!

Hatırlıyorum da "bu ne!?, bu neee!?"...diye her şeyi sorup ta cevap alamayınca, ya da o yaştaki mantığıma ters düşecek geçiştirme amaçlı saçma bir cevap aldığımda elinden elma şekeri alınmışa dönerdim...bu sorularıma en çok cevap veren amcamdı....ama ben cevapları babamdan beklerdim! Atılıp ta yere düşmüş bir taş gibi beklerdim! Bir çok konuda bir çok şey bilmek neye yarar?!...aslında bu konumuna ve yaşına bağlı değişir!Tıpkı dünyanın oluşumuna şahitlik etmiş bir "taş" gibi....bir "kaya" gibi..."bilir" ama birileri ve doğal etkiler yerini değiştirmedikçe hep aynı yerde durmak zorundadır..."bilir" ama bildiklerini herkese  değil; bazılarına anlatabilir!"kaya" kulağa daha "büyük" ve "bilge" geliyor...ama ben bir taş parçası bile değilim henüz!...tüm yaşadıklarıma ...bunca  "yaşanmışlığa" rağmen...Bazı bilinen şeyler hafızamızın bize bir oyunu sonucu unutulabiliyor...yaşlandıkça daha da çok...bazı yaşanmış özel anlar ve anılar ise kabartma bir resim gibi kalabiliyor...
"Teneke" tabir edilen kişiler bilgiyi almaya ve depolamaya şiddetle karşı çıkarken; "Ayaklı kütüphane" olarak tabir edilen  kişiler daha çok ezberlerler,teorik olarak "bilirler", her bilgiyi kayıt altına alırlar...yerinde öğrenenler, yaşarken öğrenenler ise bu bilgileri daha sağlıklı ve doğru olarak taşır ve aktarırlar..."çok gezen mi , çok yaşayan mı bilir?" atasözü "çok gezen mi  çok okuyan mı bilir"e dönüşmüş...Bilip bilmemenin ötesinde asıl önemli olan "merak etmek"tir...araştırma ve öğrenme olabilmesi için önce merak etmek gerekiyor!"Bilir kişi" diye de bir şey var! çözümü uzmanlık, özel veya teknik bilgi gerektiren durumlarda, o konunun uzmanı kişilere başvurulur...
Biri diğerine bir şey tarif ediyor...ama nitelikleriyle ilgili açıklayıcı hiçbir detay yok!

Geçenlerde tesadüf ettim;"Duvar Böceği","Duvar Balığı"diye bir böcekten bahsediyor forumlarda birileri... "o" böcek, nemli ve tozlu ortamlarda yaşayan "Gümüş Böceği" ya da "Gümüşcün"dür...tehlike anında, düşmeden dümdüz tırmandığı duvardan atlayıp "Hazerfen Ahmet Çelebi" misali uçar...latince ismi "lepisma saccharina"...sanırım genel olarak kıvrak ve yüzer gibi hareket ettiği için, ayrıca form olarak ta basit bir balığa benzetildiği için ingilizcesi "silverfish"!... Evlerin her yerinde karşımıza çıkabilir ama özellikle kağıt ürünlerin aralarında dolaşır ve beslenirler. Hatırlıyorum, Çocukken babam "gümülcine "derdi adına...yıllar sonra Yunanistan'da Türk nüfusun yoğun olduğu bir şehir olduğunu öğrendim Gümülcine'nin...olsun aynı adlı bir böcek olamaz mı? Olabilirdi ama o böceğin ismi "gümüş böceği, gümüşcün"; gümüş renginde ve parlaklığında olduğu için böyle bir isim vermişler...balığa benzetenler "duvar balığı" derlerse ben de "Hazerfen gümülcine" diyebilirim!.

Bir de "gühercile" var...Potasyum nitrat...kayaç ve mağaralarda beyaz kabuksu oluşum...roket itici yakıt olarak ve havai fişeklerde kullanılıyormuş...hatırlıyorum;amcam gübre olarak kullanırdı bu beyaz renkli billurları...öyle bir kullanımı da var! Etlerin ve et ürünlerinin( sucuk ve salam) muhafaza etmesinin yanında ayrıca onlara kırmızı bir renk vermek için de kullanılıyor!...benim hatırladığım bir başka isim de "Şili gühercilesi(Saltpeter); o da  Şili'de çok bulunan sodyum nitratmış...havadaki nemi çekme özelliği varmış...


Şimdi de aklıma yine bahçeyle uğraşırken rahmetli amcamın kullandığı bir kelime geldi "saçıkıbrıs"; demir sülfatmış...yapraklardaki klorofil üretimini arttırıcı bir etkisi olduğu için amcam ortancaların dibine koyardı...pembe ortancaları morumsu-mavimsi bir renk elde edebilmek için de dibine paslı çivi atardı...Eski bahçe kalmayınca bu sevda bir süre daha "vita"  tenekeleri içinde devam etti... 

29 Haziran 2012 Cuma

"The Darjeeling Limited"...Wes Anderson



KÜS KARDEŞLER LİMİTED ŞİRKETİ...Kaç sene sonra  bulup izleyebildim sonunda... Wes Anderson'un 2004 yapımı; türkçesi "Suda Yaşam"olan filminden ve "Tenenbaums ailesi"nden sonra... bir türlü fırsat olmamıştı..."The Darjeeling Limited" filminde,bir süre önce Amerika'da babalarının cenazesinde bir araya gelen;görüntü ve kişilik olarak birbirlerine pek benzemeyen üç kardeşin yol hikayesine eşlik ediyoruz...babalarının tamirdeki Porche marka eski spor arabasını cenazesine yetiştirmek isterlersede başarılı olamazlar...dağıttıkları tamirhaneyi ve arabayı eski haline getirecek kadar da disiplinli ve iyi aile çocuklarıdır bu üç kardeş...ama büyük olanın her şeyi programlamak ve diğerlerine söz hakkı vermeme gibi bir özelliği vardır...Anneleri babalarının cenazesine gelmemeyi tercih ederek ve çocukların sorumluluğundan da kaçarak izini kaybettirir! Owen Wilson, Adrien Brody ve Jason Schwartzman'ın canlandırdığı üç kardeş babalarının ölümünden sonra kendilerini bulmak için  Hindistan'a gitmeye karar verirler...Ama büyük olduğunu sandığım kardeş (Owen Wilson)'un gizlediği bir şeyler vardır... Uzun mesafeli yolculuklar düzenleyen "Darjeeling Limited"in trenine binen kardeşler Himalayalar'dan Hindistan'a uzanan huzurlu bir yolculuk planlamışlardır. Fakat şehirli ve güven problemli kardeşler öksürük şurubuyla bile kafa bulmaya çalışıp trene zehirli bir kobra getirince işler karışmaya başlar. Trenin kompartıman görevlisi yılan kaçınca onları trenden atar... Babalarının armalı bavullarını taşıya sürükleye böylelikle  yolları çölden bir köye kadar uzanır...




yolda salla nehri geçerken boğulma tehlikesi geçiren üç çocuktan ikisinin hayatını kurtarır, sonra da köyde misafir edilirler...ölen çocuğun cenazesine katılır ve en son bir araya geldikleri kendi babalarının cenazesini 
hatırlarlar...Annelerinin rahibe olarak bir manastırda yaşadığını öğrenmiş olan ağabey kardeşlerini de onu bulmaya ikna eder...anne bulunur... ama daha önce cenazeden kaçtığı gibi manastırdan ve çocuklarından kaçar...Her yolculuk hikayesi gibi yolun/yolculuğun sonunda erginleşme ve düşünce olarak gelişme ve değişim bu filmde de söz konusu...merak unsurunu devam ettiren, değişik bir mizah anlayışı ile orta hızda bir temposu olan dingin ve doğal bir film... Şarkılar ve müzikler konsepti bütünlüyor...benzer bir sinema anlayışı ve aynı oyuncularla çalışması Jim Jarmusch tadında sahneler ortaya çıkarmış...


1996 yılında uzun metrajlı kült bir film olarak çıkan ve Martin Scorsese tarafından 90’lı yılların en iyi 10 filminden biri olarak lanse edilen"Bottle Rocket" ile tanıdık WES ANDERSON'u...bu filmde de üç arkadaşın bir kitapçı soygunu anlatılıyordu... 
1998 yılında çektiği “Rushmore"” ise Wes Anderson’un özgün tarzını belirleyici filmidir...(kara mizah anlayışı ve sürrealizm)... Filmle bütünleşen inanılmaz müzikler,  gündelik hayat problemleri vardı... 2001 tarihli “Royal Tenenbaums”un...Tenenbaums ailesinin dramını esprili bir şekilde anlatılıyor..kategorize edilemeyler listesinde... 
2004 yılındaki “Life Aquatic Whit  Steve Zissou” ise Wes Anderson’un ünlü denizci Jack Cousteau’ya göndermeler yaptığı, kendi bakış açısı ile insan ilişkilerini yansıttığı filmiydi... TıpkıThe Darjeeling Limited  gibi...Dışarıdan oldukça komik gözüken ama hayatla ilgili çıkarımlar yapmanızı sağlayan bir film..."The Darjeeling Limited"filmin başında ve sonunda daha önceki "Life Aquatic With Steve Zissou”'u filmindeki  Steve Zissou’yu oynayan Bill Murray de görünüyor... "o" da anneyi oynayan Angelica Huston , ve  mürettebat Owen Wilson gibi Anderson'un vazgeçemediği oyunculardan...
Filmin başarılı parça seçimlerini de hatırlıyalım; The Rolling Stone'un"Play with Fire" ve , The Kings'in "This Time Tomorrow", "Strangers" ve "Powerman" parçaları...

Bodrum'dan yeni ganimetler...

Başlığa bakıp denizde bir batık ya da karada bir gömü bulduğumu düşünebilirsiniz....bulsam böyle; bu şekilde   alenen anlatır mıyım! Bahsettiğim şeyler Bodrum tatilinden bir kaç fotoğraf o kadar...işte benim hazinelerim!




            "Voyage-Torba"-Duvar Üzerinde  dev metal örümcekler...

Yine aynı çevre düzenlemesi içinde "Damlayan Dev Musluk"...Musluğun ucundaki damla kendi ekseninde hareketli olarak yapılmış
      Bodrum çarşısında "Örümcek Çocuk", "Dansöz-cariye  abla"sı ile çay içmiş!..
Sahildeki Dalış Ünitesinde Tüp ve Yeleği taşıma görevi üstlenmiş manken arkadaş...Voyage-Torba
                Duvarda uçan ve duvardan dışarı taşanlar...Voyage-Torba
                    "Çanlar Kimin için çalıyor"-Bodrum-"Campanella"

27 Haziran 2012 Çarşamba

"Rüya"


"Dün gece rüyamda"... diye hep böyle başlar ve anlatmaya çalışırız rüyalarımızı...oysa çok azını anımsar ve anlatırız...detaylardan çok genel olarak kalır bir çok şey...ama rüyayı yorumlayacaklar için detay önemlidir...o yüzden taze taze anlatın rüyalarınızı...Dün gece rüyamda Ünsal Oskay hocamı gördüm...önce telefonla beni aradı... yeni çıkacak bir dergiye göndermiş olduğum yazıyı bulmuş; derginin yazı işleri müdürünün odasından yazımı bana o güzel ve dingin sesiyle okudu:" Ne anlatır rüyalar hayatlarımızdan başka...her bir hayat zaten başkayken...yaşadığımız her şeyin gölgesidir aslında onlar...belki geçmiş hayatlarımızdaki halimizle...oysa yaşanacaklara gönderme yapar diye düşünür insanlar..."...bu kadarı net bir şekilde kalmıştı cümlelerimin..."şimdi küçük düzeltmelerden sonra baskıya girecekmiş...tebrik ederim!"dedi ve telefonu kapattı... biraz sonra küçük bir kız çocuğu ile kapıdaydı...kalkmış gelmiş...  yanındaki de torunu Zeynep'miş...inanılmaz gençleşmişti!..sanki 45...saçlar uzun ve dalgalı...konuştuk koltuklarımızda karşılıklı ve sımsıcak...Hadi bakalım ne yorum yapılır bu rüyaya!?
Bir gün önce de babam kedi çiftliği kurmuş(gerçek hayatta çiftlik olmasa da evin önü kedi barınağı!)...bir sürü gözleri daha yeni açılmış yavru kedi kucağındaydı...yerde ayaklar arasında dolaşan  yine bir sürü beyaz güvercin...bir önceki gecenin rüyalarını ise hatırlamıyorum...bir ara tekrarlanan rüyalarım vardı...Haseki'den bir ara sokaktan balık pazarı gibi bir yere iner orada palamut, torik, lüfer ne varsa hemen yan taraftaki ızgarada yaptırır yerdim...balıkçıların yerleri, tezgahları ve bu saydığım balıklar bile hiç değişmezdi...sonra bir ara evin döşemelerini kaldırınca aşağısı deniz oluveriyor, oltayı sallandırınca doluveriyordu...arka balkondan bahçeye doğru, kanalizasyon "rögar" kapağının boşluklarından, sokakta yapılan kazıdan kalan çukurun içine hep olta sallandırırdım...şimdilerde bu tekrarlar kayboldu!Uykuda bilinçaltımızda yer etmiş ortak bir rüya vardır...o da düşmek...yüksek bir yerden, uçurumdan...bu sırada refleks olarak ayağımız atar...ya da tendonlarımız gerilir bir anda...bunun temelinde ilk insanların geceleri tehlikelerden, vahşi hayvanlardan korunmak için yüksek ağaçlar üzerinde uyumak zorunda kalmaları...ve tabi ki bununla gelişen düşme korkusu...işte en ilkel benliğimizde yer etmiştir bu düşme olayı...
Tüm sanatları besler rüyalar...tüm insanları!Çözülmeyi bekleyen karmaşık problemler, dedektif hikayeleri, kovalamaca egzersizleri, mahallenin gece bekçileridir onlar...rengarenk uçurtmalar, dirilip gelen akrabalar, sevdikleriniz, korktuklarınız...sürekli canlı tutar sizi hayatın içinde hayata karşı...mesafeler, derinliklerin adı yoktur...her an her şey olabilir...beklersiniz, umarsınız...herhangi bir sebeple uykudan uyanmış olsanız bile rüyaya kaldığı yerden devam etmesi için konsantre olmaya, hemen uykuya dalmaya çabalarsınız!Şekilden şekle girerek en son yüzükoyun kollarınız altınızda ağırlığınızdan uyuşmuş bir şekilde belki uyanırsınız....dikkat ettim ; en yoğun ve ilginç rüyaları "sabaha karşı dilimi"nde görüyorum?!