7 Haziran 2012 Perşembe

Güneş artık ısıtmıyor içimi...





güneş artık ısıtmıyor içimi
neden diye sorma
ben de bilmiyorum

güneş artık ısıtmıyor içimi
neden diye sorma
ben de bilmiyorum


sen sende değilsin bende  hiç değilsin
ben zaten yolunu kaybetmiş bir yıldız karanlıkta
neden diye sorma ben de bilmiyorum
nedenini sorma ben de bilmiyorum


güneş artık ısıtmıyor içimi
neden diye sorma
ben de bilmiyorum


sen sende değilisin bende  hiç değilsin
ben zaten yolunu kaybetmiş bir yıldız karanlıkta
neden diye sorma ben de bilmiyorum
nedenini sorma ben de bilmiyorum

söz-müzik-düzenleme: Cüneyt Gök -2010

Tarif edebilseydim



başka türlü bir şey benim istediğim
ne ağaca benzer, ne de buluta
burası gibi değil gideceğim memleket
denizi ayrı deniz,
havası ayrı hava..

bir başka yolculuk dalından düşmek yere
yaşadığından uzun

bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
ağacın yüksekliğince
dalın yüksekliğince rüzgarda
ve bir yeni ömür
vardığın çimen yeşilliğince

nerde gördüklerim
nerde o beklediğim
rengi başka
tadı başka..


Can Yücel'in şiirleri yıllar önce okuduğum "Mavi Tüy" ya da bir medyumun evinde üzeri ilkokul kitapları gibi solgun bir kırmızı kaplama kağıdıyla kaplanmış "Su Kitabı" nın sayfaları gibidir....şimdi bu adam ne dedi!? diyeceksiniz...
Richard Bach'ın "Mavi Tüy"ünün herhangi bir sayfasını açtığınızda o dakika kafanıza takılan bir sorunun cevabı ya da o sorunu çözecek, yol gösteren bir ışıkla karşılaşırsınız...düşündüğünüz şey ile ilgili bir satır çıkar karşınıza...defalarca denemiştim...tabii bizim gibi insanların hayattan beklentileri ve  genel olarak düşündüğü konular kitabın içine dahil edilince bu raslantısal olmuyor belki de..."Su Kitabı"na gelince o daha farklı bir deneyimdi...eski eşimin içinde bulunduğu durumu çözmek için "Sarin Teyze"ye gittik...Kalamış'ta bir evde bembeyaz saçları ve masmavi görmeyen gözleri ile kapının girişinde tekerlekli sandalyesinde bakıcısı ile karşıladı bizi...gözlerine bakamıyordum...beyaz solgun tenine ve saçlarına...yüzünde taşlaşmış bir tebessüm vardı...ilahi bir varlık gibi bizi gönül gözüyle süzdü...gördü...konuştuk...sorunu anlattık..içeriden o kaplı kitap getirildi...herhangi bir sayfa açmasını söyledi eski eşime ...okudu ve gülümsemeye başladı...Sarin Teyze aynı şeyi bana tekrarlattı...o ruh hali ve heyecan ile sayfada yazılanları tam olarak hatırlayamasam da genel olarak endişe ettiğim şeylerin, yersiz kaygıların geçeceği üzerine pozitif bir iki cümle ile karşılaşmıştım...özünde gücün içimizde, cevapların bizde olduğunu hatırlatıyordu...belki de kitabın bütün sayfalarında aynı şey yazıyordu her iki yüzü de tura olan bir para gibi...ama iyi geldi...plasebo etkisine benzer bir şekilde...işte bazı şairlerin şiirleri ve şiir kitapları da böyledir...başucunda tutmalı, arada bir rastgele bir sayfa açıp, bir şiir okumalı!Haa bu arada hiç bir yerde bulamadım şu "Su Kitabı"nı...onca aramama rağmen ulaşamadım! 
Sarin Teyze'nin yaptığı sadece pionner'likti (yolgöstericilik)...hayatlarımızda en büyük eksik de ne yazık ki gerektiğinde bize yol gösterecek birilerinin olmaması!..kişisel gelişimimizi kendi imkanlarımızla tamamlayabilmek için yaşayarak öğrenmek gerekiyor!


      "Nereden geldiğini anımsa, nereye gittiğini ve bilhassa kendini, bizzat kendi yarattığın bu     pisliğin içine nasıl girdiğini."
" Hangi yaşam süresinde olursa olsun, sorumluluğun kendine karşı dürüst olmaktır."
" Sorumluluktan kurtulmanın en iyi çaresi “sorumluluklarım var” demektir."
"  Sınırlarını tartış, çünkü onlar kesinlikle senindir."
"  Sana hiçbir dilek verilmemiştir ki, onu gerçekleştirecek güçte verilmemiş olsun. Ancak, bunu elde etmek için çalışman gerekebilir."
 " Bu dünyadaki görevinin bitip bitmediğini anlaman için işte bir kriter; Yaşıyorsan bitmemiştir".
" Bilgisizliğin derecesi, adaletsizliğe ve trajediye olan inancın derinliğidir."

MAVİ TÜY
1. Yeryüzünün üzerine, Indiana'nın
kutsal topraklarında doğup,
Fort Wayne'in doğusundaki gizemli
Tepelerde yetişmiş bir Usta gelmişti.
2. Usta, bu dünyayı Indiana'nın
devlet okullarında ve büyüdükten
sonra meslek edindiği otomobil
tamirciliğinde öğrendi.
3. Ancak Usta, yaşadığı diğer
yaşamlardaki, diğer yerlerin
diğer okullarından da bir şeyler
öğrenmişti. O bunları anımsadı
ve anımsadığı içinde bilge
ve güçlü oldu. Gücünü gören
diğerleri danışmak için ona geldiler.
4. Usta, kendisine ve tüm insanlığa
yardım edecek güce sahip olduğuna
inanıyordu ve böyle inandığı için
de, onun için öyleydi. Onun bu
gücünü gören diğerleri dertlerinden
ve bir çok hastalıklarından kurtulmak
için ona geldiler.
5. Usta, her insanın kendini
Tanrının oğlu olarak görmeye
Hakkı olduğuna inanıyordu; inandığı
için de öyleydi ve çalıştığı dükkan
ve tamirhaneler onun öğrettiklerini
ve dokunuşunu arayanlarla dolup taştı;
dışarıda sokakta kalanlar da, gerçekten gölgesi üzerine
düşüp yaşamlarını değiştirir umuduyla bekliyorlardı.
6. Kalabalık nedeniyle bazı usta başları
ile dükkan sahipleri karara vardılar ve
Ustaya aletlerini bırakıp yol
verdiler; çünkü o denli kalabalık
olmuştu ki, ne kendisine ne de
diğer tamircilere otomobillerle
çalışacak yer kalmamıştı.
7. Böylece kırlara çıktı ve
kendisini izleyenler ona Mesih,
"mucizeler yaratan" demeye başladılar
ve öyle inandıkları için
de öyleydi.
8. O konuşurken bir fırtına
çıktığında dinleyenlerin başına
tek yağmur damlası düşmezdi;
kalabalığın en sonuncusu da ilki
kadar rahat işitirdi sözlerini,
ister şimşek çaksın tepelerinde
ister yıldırım düşsün.
Her zaman.
Mesellerle konuşurdu
Onlara.
9. Ve onlara şöyle dedi,
"Her birimizin içinde bizi
hem sağlığa hem hastalığa.
hem zenginliğe hem yoksulluğa,
hem özgürlüğe hem köleliğe
yöneltecek güç eşit olarak
vardır. Bunları denetleyen
biziz, başka hiç bir şey değil."
10. Bir değirmenci şöyle konuştu.
"Böyle konuşmak senin için kolay
Usta, seni yönlendiren var
Bizi ise yok ve senin bizim
Kadar zahmet çekmen gerekmiyor.
Bir adam bu dünyada yaşamak
için çalışmak zorunda."
11. Usta şöyle yanıtladı.
"Bir zamanlar büyük
billuri bir ırmağın dibinde
bir köy dolusu yaratık yaşardı.
12. "Irmağın akıntısı hepsinin
üzerinden sessizce geçerdi:
Gencinin yaşlısının, zenginin
Yoksulun, iyisinin, kötüsünün
üzerinden kendi yoluna giderdi
yalnızca kendi billurluğunu bilirdi.
13. "Her yaratık kendisine göre
bir yöntemle ırmak dibindeki
dallara ve kayalara sıkıca tutun-
muştu, çünkü yaşama biçimleriydi
tutunmak ve doğumdan beri
bildikleri tek şey akıntıya
karşı durmaktı.
14. "Fakat bir yaratık sonunda
şöyle dedi, 'Tutunmaktan yorul-
dum. Gözlerimle görememe
rağmen, akıntının nereye
gittiğinin farkında olduğuna
güveniyorum. Şimdi kendimi
bırakacağım ve beni gittiği
yere götürmesine izin vereceğim.
Tutunarak, sıkıntıdan öleceğim."
15. "Öteki yaratıklar gülerek şöyle
dediler, ' Ahmak! Kendini bırak-
tıgın anda, o taptığın akıntı
seni kayalar üzerine vurup
parçalar, böylece sıkıntıdan
daha çabuk ölürsün!"
16. "Ama bu yaratık onlara aldırmadı
ve derin bir soluk alarak
kendini bıraktı. Daha o anda
akıntı onu yuvarlayıp şiddetle
kayaların üzerine vurdu.
17. "Ancak zaman içinde yaratık
tutunmayı yine reddedince,
akıntı onu dipten havalandırdı,
bu kez yara bere almamıştı.
18. "Irmağın daha aşağılarında yaşayan
'tutunmayan yaratığın' yabancı ol-
duğu başka yaratıklar bağırış-
tılar. 'Mucizeye bakın! Bu yaratık
bize benzemesine rağmen uçuyor!
Hepimizi kurtarmaya gelen Mesih'e
bakın!"
19. "Akıntıyla sürüklenen yaratık
şöyle dedi, 'Ben sizden daha
fazla Mesih değilim. Irmak
bizi özgürce havalandırmaya
dünden razı, yeter ki biz
bunu göze alalım. Gerçek
görevimiz bu yolculuktur, bu serüven."
20. "Ama onlar kayalara tutunmaya
devam ederek daha fazla
'Kurtarıcı!' diye bağırmayı
sürdürdüler. Tekrar baktıklarında
gitmişti; onlar da bir Kurtarıcı
üzerine efsaneler uydurarak bir
başlarına kaldılar."
21. Usta, kalabalığın kendisini
gün de gün daha çok boğduğunu,
öncesine göre daha çok sıkıştır-
dığını, ezdiğini ve vahşileştiğini
gördüğünde; kendilerini hiç ara
vermeden iyileştirmesini, sürekli
mucizeleriyle kendilerini beslemesini,
onlar için öğrenmesini ve onların
yaşamlarını yaşamasını istediklerini
anladığında, o gün tek başına
bir tepenin üstüne çıkıp dua etti.
22. Ve yüreğinden şöyle seslendi,
Sonsuz Yayıcı Olan, eğer bu
senin istediğinse, çek bu kadehi
önümden ve bırak da bu olanak
dışı görevi bir kenara iteyim.
Bir ruhun yaşamını daha yaşayamam,
hali hazırda on bini bana yaşam için
haykırırken. Bütün bunların meydana
gelmesine izin verdiğim için özür dilerim.
Eğer bu senin isteğinse, bırak beni
Motorlarıma, aletlerime döneyim
Ve izin ver diğer insanlar gibi
Yaşayayım.
23. Ve bir ses yanıt verdi ona
tepenin üstünde, bir ses ki
ne erkek, ne dişi; sonsuz
şefkatli bir ses. Ve ses
ona şöyle dedi, "Benim
isteğim değil, seninkisi yapıl-
malı. Senin istediğin, senin
için olan benim isteğimdir.
Kendi yoluna git, diğer
İnsanlar gibi ve mutlu
ol yeryüzünde."
24. Usta bunları duyduğuna memnun
olmuştu. Teşekkür edip, basit
bir tamirci şarkısı mırıldanarak
tepeden aşağı indi. Kalabalık
dertleriyle üzerine yüklenip ken-
dilerini iyileştirmesini, kendileri için
öğrenmesini, anladıklarıyla hiç
durmadan kendilerini beslemesini
ve yaptığı harikalarla kendi-
lerini eğlendirmesini rica et-
tiğinde yığına gülümsedi ve
tatlı bir ifadeyle şöyle dedi
"İstifa ediyorum."
25. Kalabalık bir an için
şaşkınlıktan dona kaldı.
26. Onlara şöyle dedi, "Eğer bir
adam Tanrıya en çok, acı
çeken dünyaya yardım etmek
istediğini ve bunun kendisine
neye malolacağına hiç aldır-
madığını söylerse ve Tanrı
da ona yanıt verip ne yap-
ması gerektiğini söylerse,
adam kendine söyleneni yapmalımı?
27. "Tabii, ey Ustamız!" diye bağırdı
çoğu. "Eğer Tanrı istemişse,
cehennemin tüm işkenceleriyle
karşı karşıya kalması onun için
bir zevk olmalıdır!"
28. "O işkenceler ne olsa da,
görev ne kadar güç olsadamı?"
29. "Tanrının istediği buysa,
asılmak onur, bir ağaca
çivilenip yakılmakta bir zaferdir!"
dediler
30. "Peki siz ne yapardınız."
Diye sordu Usta kalabalığa
"eğer Tanrı doğrudan yüzüne
konuşup. "YAŞADIĞINIZ SÜRECE
BU DÜNYADA MUTLU OLMANIZI
BUYURUYORUM" deseydi,
o zaman ne yapardınız."
31. Kalabalık susmuştu. Durdukları
tepelerin vadilerin hiçbir
köşe bucağında tek bir ses,
tek bir çıt duyulmuyordu.
32. Ve usta sessizliğe şöyle
seslendi, "Mutluluk patikamızda,
bu yaşam süremizde seçtiğimiz
şeyleri öğreneceğiz. Bugün benim
öğrendiğim budur ve şimdi sizi
kendi patikanızda istediğiniz gibi
yürümek üzere yalnız bırakmayı
seçtim."
33. Kalabalığın içinden geçip gitti
ve onları yalnız bıraktı. İnsan-
ların ve makinaların gündelik
yaşantısına geri döndü.


RICHARD BACH




6 Haziran 2012 Çarşamba

boş iç...boş iş




















sol elimin gülüşü
yumruk yaptığımda
havaya kaldırıp
rüzgara tuttuğumda
sarı
sıra dişler gibi parmaklar yan yana...
sol elimin uyuyan gölgesi
parmaklar gevşek
kum saatinden süzülen sessiz kum taneleri...
bilekten kopmuş bir el
kuklacının kopmuş ipi...
parmaklar tam ve yan yana
hareket etse de
etmese de
boşluğu  dolduruyor ya !..
.......
bidakkaaa!
olmaz öyle şey!
öyle boş durulmaz
el dinlenir mi!
hem de sırt üstü yatmış...
boş duranı kimse sevmez...
hep çalışmalı ki
kazansın...
başkası
üstünden daha da fazla...
.....
boşaltılan içler
boş işler...
......
olsun  varsın
borç olmasın da!..
bilirim
çalışırsın yine de
karın tokluğuna...

*SGK yeni afiş ve bilboardlarını bir inceleyin...ne kadar inandırıcı!

balina

Denizin üzerinde bir köpek balığı yüzgeci görmek istediğim kadar bir balina kuyruğu da görmek isterim...ama asla aşağıdaki fotoğraftaki  gibi değil!


Bizim denizlerimizde göremediğimiz bu devasa canlının hayatı hep ilgimi çekmiştir. Bir aralar "Beyaz Balina Aydın"gündemdeydi...1992 yılında halkın sevgilisi haline gelen Aydın'ı(asıl adı Tishka) tüm dünya tanımıştı...hatta Gerze'yi...
Beluga olarak adlandırılan (Delphinapterus leucas) türü bu  balina Ukrayna’nın Sivastopol Limanı’ndan askeri tesisten firar ederek Gerzeye ulaşmıştı, oraya da Kuzey Buz Denizi’nde, Bering Boğazındaki doğal yaşam alanından koparılarak getirilmiş ve bomba taşıyıcı olarak yetiştirilmişti!.. geriverilmemesi için tüm uğraşlar sonuçsuz kaldı...yetkililer, halkın, Greenpeace'in engellemelerine rağmen onu götürdüler...1993'de yeniden kaçıp geldi ve bir gün bir anda"nasıl geldiyse öyle" kayboldu...yıllar geçti hiç yaşanmamışcasına unutuldu...


"Beluga"yı, ilk kez Akira Kurosawa'nın "Dersu Uzala" adlı filminde duymuştum (1975 Rus-Japon ortak yapımı)
Rus kaşif Viladimir Arsenyev'in 1902-10 yılları arasında Sibirya bölgesindeki araştırmalarını konu alan aynı adlı romanından uyarlanan filmde; Arsenyev ve ekibinin araştırma ve haritalama çalışmaları sırasında tanıştıkları yaşlı ve bilge bir yöre avcısı olan Dersu Uzala ile kurdukları derin dostluğu ve ondan hayatın anlamı ve hayatta kalmak gibi konularda aldıkları önemli dersleri anlatılır...


Moby Dick..., Herman Melville'in; Kaptan Ahab'ın "Pequod" adlı bir balina gemisinin son yolculuğunu ve balinaları nasıl avlandıklarını anlatan romanı...ilk bakışta derin denizlerde geçen bir roman gibi görünse de aslında farklı bir "derinlik" taşır...sevgili Ünsal Oskay hocamın da sık sık değindiği gibi "Pequod" dünyanın küçük bir modelidir...Roman değişik ırklardan, renklerden, dinler ve ülkelerin insanlarından oluşan tayfaların kendilerine özgü düşünce ve davranışlarını, insan doğasında var olan kin ve tutkuyu ele alırken; Batı dünyasının iyilik, kötülük, uygarlık gibi temel kavramlarının yeni ve değişik bakış açılarından değerlendirilmesidir...İlk kez 14 Kasım 1851'de New York Harper&Brothers Yayınevi'nce basılan bu klasik o dönem ilgi görmemiş...
*Bu arada ünlü elektronik müzik sanatçısı "Moby"nin büyük büyük amcası Herman Melville'ymiş...
*ABD’li ünlü yazar Herman Melville’in 1851 yılında ilk kez yayınlanan ünlü Moby Dick romanına esin kaynağı olan kaptan George Pollard’a ait batmış bir balina avı gemisi bulunmuş...

Amerikan denizaltı arkelogları 1820’de Essex adlı gemisinin batışıyla Moby Dick romanına esin kaynağı olan George Pollard’ın üç yıl sonra batan “İki Kardeş” adlı başka bir gemisine ait kalıntıları Hawaii açıklarında buldu.
1823’te gemi kaptan George Pollard tarafından idare ediliyordu ve bir mercan kayalığına çarpıp batmıştı. Herman Melville’in bir balina gemisinin son yolculuğunu, balinaların nasıl avlandıklarını, geminin sonunda nasıl battığını, kaptan Ahab’ın hikayesini anlatan romanı, George Pollard’ın Essex gemisinin batışından esinlenerek yazılmıştı.
Essex’in batışında Kaptan Pollard ve ekibi akıntıya kapılmış, kurtarılan kadar üç ay boyunca susuz ve yemeksiz yaşamış, insan eti yemişlerdi. Polard kurtulduktan sonra “İki Kardeş” adlı gemiyi de kullanmış ancak onun da batmasıyla avcılığı bırakıp gece bekçisi olmuş...
Balina avcılığının geçmişi oldukça eski: İskandinav halklarının 9. yüzyılda balina avladıkları biliniyor. Ama ilk önemli balina avcılığı filosunu Fransa ve İspanya'da, Pirene Dağları'nın batı ucunda yaşayan Basklar'ın kurduğu sanılıyor. Bir zamanlar Biskay Körfezi'nde çok bol bulunan balinaları avlayan Basklar'ın balina avcılığı 16. yüzyılda doruğuna ulaştı. 17. ve 18. yüzyıllarda Hollandalılar, İngilizler ve daha sonra Amerikalılar Kuzey Kutbu yakınlarında çok sayıda Grönland balinası öldürdüler. Bu yöredeki balinalar azalınca başka denizlere açıldılar ve öbür balina türlerini, özellikle kaşalotları avlamaya başladılar. Bu aşırı avlanma nedeniyle 19. yüzyılda kuzey yarıküredeki balina avcılığı sona erdi. O tarihten bu yana balina gemileri yalnızca Antarktika çevresinde avlanmaktadır. 




Moby Dick'te anlatılan oldukça ilkel zıpkıncılı , sandallı avcılık şekli  yerini yüzer fabrikalara bıraktı...
Bugünkü balina gemileri, avlanan hayvanı gemiye alır almaz etini ve yağını ayırarak işleyebilecek biçimde, yüzen bir fabrika gibi donatılmıştır. Her "fabrikagemi"ye, büyük balıkçı gemilerine benzeyen avcı gemilerinden oluşmuş küçük bir filo, bazen ayrıca bir uçak ya da helikopter eşlik eder.
Avcılar balinayı kovalarken izini kaybetmemek için genellikle sonar kullanırlar. Balinaya yeterince yaklaşıldığında, zıpkını fırlatacak olan top nişan alınarak ateşlenir. Çok uzun bir halata bağlı olan bu çelik zıpkının ucundaki patlayıcı başlık balinaya saplanır saplanmaz patlar. Balina ölünce, hayvanın dibe batmaması için vücut boşluğuna pompayla hava basılarak şişirilir, uzaktan görülebilmesi için üzerine bir işaret bayrağı dikilir ve av bitince denizdeki bütün ölü balinalar yedekte çekilerek balina işleme gemisine götürülür...ticari anlamda çok değerli bu balıkların peşine düşüp sonra da kültür ve geleneklerini devam ettirdiklerini söyleyen bu insanları anlamak mümkün değil!



4 Haziran 2012 Pazartesi

saka ve dikeni...


 




"Carduus pycnocephalus" -Deve dikeni ya da Saka dikeni...
Bu diken ile Türkiye'nin hemen hemen her bölgesinde karşılaşabilirsiniz...eskiden kentleşme hızlanmadan önceki dönemlerde mahallenin arsalarında bile onlarca vardı...üzerleri saka dolardı...baharda göz alıcı rengiyle dikkat çeker...ötücü kuşlarının en zeki ve fiziksel kapasitesi yüksek saka kuşunun(Carduelis carduelis)en sevdiği temel besinlerdendir...Ayrıca sakalar bu dikenlerden başka bir şekilde daha yararlanır...otlayan koyunlar zamanla geçtikleri yerlerdeki bu dikenlere kıl ve yünlerini bırakırlar...işte sakalar burada devreye girip o kıl ve yünleri didikleyerek gagalarıyla iplik haline getirir ve yuvalarında kullanırlar...bu dikenin tohumlarıyla beslenebildiği gibi, süpürge otu tohumu(kuş yemi) ve çınar ağaçlarının kozalağını da sever...


"Kuşlar da Gitti", Yaşar Kemal'in sevdiğim eserlerinden biridir... bu kitapta anlatılanlar gibi mahalleden  kış geçişlerinde kuşlara ağ kurmaya giderlerdi...sahilde ve tren yolunun çevresinde saka dikenlerinin bol olduğu yerlere...kocabaş, ispinoz, saka,florya, iskete yakalarlar...sonrada üç beş kuruşa azat ettirirlerdi...en iyilerini, parlak renkli, kenesetli(güzel ötüş) olanlarını kendilerine ayırırlardı...
"Kuşlar da Gitti" İstanbul'un çürüyen, kirlenen yüzünün ve insanlığın da şehirle birlikte yok oluşunun romanıdır. Kuşların bir zamanlar mekan tuttuğu İstanbul'da çocuklar onları yakalayarak cami, kilise ve sinagogların kapılarında "azat buzat beni cennet kapısında gözet" diyerek satarlar. Ancak çocuklar satamadıkları kuşları yemek zorunda kalırlar... 

Saka kuşu erkeği ile dişi kanaryayı çiftleştirmek , melez kuş elde etmek de bu kuş meraklılarının vazgeçilmez uğraşlarından... bir gelenek... bu kuşlara genel olarak "saka piçi" denir... en güzel ötüşü duymak için insanların uğraşına bakın! 

Dünya Çevre Günü


Cumartesi gününü çöplerin arasında gördüğüm  ölü japon balığıyla bitirdikten sonra...Sabah saat altı...kuş sesleriyle  uyandım... dışarı çıktım; Yedikule doğasının sesini dinlemeye... Kuşlar, böcekler sakin - saygılı bir biçimde şehrin içine sıkışıp kalmış bir iki yeşillikte ve gökyüzünde, denizin üzerinde şükrediyorlardı sahip olduklarına...kıpır kıpır...uzak doğuluların yaptığı Tai Ci gibi evrenle bütünleşerek sakin ve huzurlu...Bizim de yapmamız gerekiyor; insanın içinde ki şiddet duygusuyla savaşması, sabır ve yavaşlıkla beden üzerinde kontrolünü sağlaması, kendi gölgesiyle savaşarak günü karşılaması gerekiyor...her kanat hareketi, her küçük adım, her vızıltı birbirine  ve çevreye uyumluydu... doğaya saygılı...ritmik ve  estetik...şehrin sesleri yavaş yavaş artmaya başladıkça gürültüyü insanların yarattığını ve o kadar da çok alıştığının ayrımındaydım bir kez daha...erkenden yuva için ot toplayan kuşlar birbirlerine yardım ve gözcülük ediyorlardı...martılar bir birlerine paralel bir şekilde süzülüyor, bir iki kanat vuruşuyla yükselip alçalıyor, havada dans ediyorlardı...yavruları büyütenler uzaktan onların kendi başlarına yiyecek bulmak için her şeyi gagalayıp , çevreyi tanımalarını, öğrenmelerini seyrediyorlardı...her hareket varoluşun, sahip olunanın bilinci ve saygısını taşıyordu...kimi ötüyor, kimi gaklıyor, kimi kanatlarını vızıldatarak küçük ama çok dengeli ve uyumlu bir koroyu oluşturuyorlardı...biz insanlar, oradan oraya koşuştururken burnumuzun ucundaki bu canlılığı ve bize sunulan bu nimetlerin farkına varamıyoruz...deniz kokusu, tertemiz damıtılmış bir hava...yavaş yavaş yükselen güneşin iliklerimizi ısıtması...pazar günü olunca mı bütün bunlar fark ediliyor!..
1972 yılında İsveç’in Stockholm kentinde yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında alınan karar sonucu 5 Haziran günü Dünya Çevre Günü olarak kabul edilmiş...Çevre günü kutlamalarında çeşitli etkinliklerle toplum bilinçlendirilmeye çalışılıyor...daha sağlıklı bireyler ve gelecek için daha temiz , sahip çıkılan ve korunan bir doğa için...eskiden bülbüller o evlerin arka bahçelerinde bütün gün ötsün diye ağaçlarına ciğer asanlar bile vardı...ciğer bir iki günde kurtlanır...bülbüller de gelip bütün gün didikler ve neşeli şarkılarını söylerlerdi...bülbül gidip kirazda bir delik açar sonra giderdi  o bahçelerde kiraz ağaçlarının olduğu zaman...o açılan delikten kiraz nektarını mayalar...akşam olunca bülbül kafayı çoktan bulur, sabaha kadar döktürürdü...ne arka, ne ön bahçeler, filbahriler, ne ortanca ne hanımeliler, ne dutlar, kirazlar kaldı eski günlerdeki gibi...sıkışıp kalan mahallenin bir iki bahçesinde yine de bülbüller şöyle bir gelip ötüyor ve gidiyor...varlığını hatırlartıyor... şükrediyorum!
Doğaya saygılı olduğumuz sürece bize yine sunmaya devam edecek nimetlerini ve güzelliklerini...şükrediyorum!...

"Ashes and Snow"

              ...tüy ateşe, ateş kana, kan kemiğe, 
             kemik iliğe, ilik küllere, küller kara...







                    Su ve kum hareket eder.. 
             Onlarla beraber canlılar da uyum içinde...


BALİNALAR ŞARKI SÖYLEMİYOR, ÇÜNKÜ BİR CEVAPLARI VAR. ŞARKI SÖYLÜYORLAR, ÇÜNKÜ BİR ŞARKILARI VAR. ÖNEMLİ OLAN, GÖNÜLDE NE YAZILI OLDUĞUDUR.    HAYDİ MEKTUPLARI YAK VE KÜLLERİNİ KARA SER. NEHRİN KENARINDA, BAHAR GELDİĞİNDE VE KAR ERİDİĞİNDE VE NEHİR YÜKSELDİĞİNDE KIYISINA GERİ DÖN. VE KAPALI GÖZLERİNLE MEKTUPLARIMI TEKRAR OKU. BIRAK KELİMELER VE İMGELER VÜCUDUNU DALGALAR GİBİ YIKASIN. ELLERİNLE KULAKLARINI KAPA VE MEKTUPLARI TEKRAR OKU. CENNET MÜZİKLERİNİ DİNLE. SAYFA, SONRAKİ SAYFA, SONRAKİ SAYFA... KUŞUN YOLUNDAN UÇ... UÇ... UÇ.   




             Estetik-uyum-denge-sevgi-saygı-var oluş...
             insan-hayvan arasındaki sınırlar kalkıyor...
 
“Tüm hayvanların ortak lisanlarını ve şiirsel duyarlılıklarını araştırırken, bir zamanlar insanların  hayvanlarla uyum içinde var oldukları ortak zemini tekrardan keşfetmeye calışıyorum. Fotoğraflar başlangıcı ve sonu olmayan, orada veya burada varolmayan, geçmiş ve geleceği olmayan bir dünyayı anlatıyor.” – Gregory Colbert






Bu anda bana gelirsen,
dakikaların saat olur,
saatlerin gün,
ve günlerin bir ömür olur.



Fillerin Prensesine...
Tam bir yıl önce kayboldum.
O gün bir mektup aldım.
Beni fillerle yaşamımın başladığı yere
geri çağırıyordu.
Lütfen aramızda bir yıldır süren
sessizlik için beni bağışla.
Bu mektup sessizliği kırdı.
Sana yazacağım 365 mektubun ilki.
herbir sessizlik günü için bir tane.
Asla bu mektuplardaki kendimden
fazlası olmayacağım.
Bunlar benim kuş yolu haritalarım.
ve bunlar doğru olacağını
bildiklerimin hepsi.
Herşeyi hatırlayacaksın.
Herşey öncesi gibi olacak.
Zamanın başlangıçında,
gökyüzü uçan fillerle doluydu.
Her gece gökyüzünde aynı yere yatıyorlardı.
Ve bir gözleri açık hayal kuruyorlardı.
Eğer gece yukarıdaki
yıldızlara bakarsanız...
bir gözleri açık uyuyan fillerin
ışıldayan gözlerini görürsünüz.
En iyisi bizi izlemeye devam edin.
Evim yandığından beri
ayı daha net görüyorum.
İçime düşen tüm cennetlere bakıyorum.
Ellerimle tuttuğum cennetler gördüm,
fakat bıraktım.
Tutamadığım sözler gördüm.
Azaltamadığım acılar...
İyileştiremediğim yaralar...
Dökemediğim gözyaşları...
Kederlenemediğim ölümler gördüm.
Karşılık veremediğim dualar...
Açmadığım kapılar...
Kapatmadığım kapılar...
ve yaşamadığım hayaller...
Kabul edemediğim,
bana sunulanların hepsini gördüm.
Arzu ettiğim,
fakat asla almadığım mektuplar gördüm.
Olabileceklerin tümünü gördüm,
fakat asla olmayacak...
Hortumunu yukarı kaldırmış bir fil
yıldızlara bir mektuptur.
Balinanın suda sıçraması
denizin dibinden bir mektuptur.
Bu imgeler hayallerime bir mektuptur.
Bu mektuplar sana olan mektuplarımdır.
Kalbim pencereleri yıllardır açılmamış
eski bir ev gibidir.
Fakat şimdi pencerelerin
açıldığını duyuyorum.
Turnaların Himalayaların
eriyen karlarının üstünde...
yüzdüğünü hatırlıyorum.
Deniz ayısının kuyruğunda uyumak...
Sakallı fokların şarkısı...
Zebranın havlaması...
Kumun çıtırdamaları...
Karakulakların kulakları...
Fillerin egemenliği...
Balinaların suda sıçraması...
ve boğa antilopunun silueti...
meerkat'in ayak parmağının
kıvrımını hatırlıyorum.
Gange nehrinde yüzmek...
Nil'de gemi yolculuğu...
Hatshepsut kolidorlarında dolaşmayı ve
birçok kadının yüzünü hatırlıyorum.
Sonsuz denizler ve binlerce mil nehirler...
Babalar ile çocuklar hatırlıyorum...
ve tadı...hatırlıyorum...
ve şeftalinin kabuğunu soymayı...
Herşeyi hatırlıyorum.
Fakat geride bırakılanları
hiç hatırlamıyorum.
rüyalarını hatırla...
hatırla...
Savanna fillerini daha uzun izledikçe,
daha fazla dinledikçe,
daha fazla açtıkça,...
bana kim olduğumu hatırlatıyorlar.
Koruyucu filler, doğa orkestrasının
tüm müzisyenleri ile birlikte...
çalışma isteğimi duyabilir mi?
Filin gözlerinden görmek istiyorum.
Adımları olmayan dansa katılmak istiyorum.
Dansın kendisi olmak istiyorum.
Eğer daha yakına gelir veya
daha uzağa gidersen söyleyemem.
Yüzüne baktığımda bulduğum
huzuru özlüyorum.
Eğer şimdi yüzün bana dönerse,
kaybolduğunu sandığım yüzü
tekrar bulmam belki daha kolay olur.
kendimin.
Tüy ateşe
ateş kana
kan kemiğe
kemik iliğe
ilik küllere
küller kara
Balinalar şarkı söylemiyor,
çünkü bir cevapları var.
Şarkı söylüyorlar,
çünkü bir şarkıları var.
Ne önemlidir,
sayfada yazılı olan değil,
Önemli olan,
gönülde ne yazılı olduğudur.
Haydi mektupları yak
ve küllerini kara ser.
Nehrin kenarında,
bahar geldiğinde ve kar eridiğinde
ve nehir yükseldiğinde kıyısına geri dön.
ve kapalı gözlerinle
mektuplarımı tekrar oku.
Bırak kelimeler ve imgeler vücudunu
dalgalar gibi yıkasın.
Ellerinle kulaklarını kapa
ve mektupları tekrar oku.
Cennet müziklerini dinle.
sayfa, sonraki sayfa, sonraki sayfa...
Kuşun yolundan uç.
Uç...
Uç...
Uç...
Uç 

"Küller ve Kar", barışçıl yaşam tutkunu, Kanada'lı fotoğraf sanatçısı Gregory Colbert'in hem fotoğraf hem de film projesi...senaryosunu yazıp tasarladığı film, şiirsel ve sıradışı bir yapım... Ken Watanabe ve Laurence Fishburne'in hikaye anlatımlarını üstlenmiş...Patrick Cassidy görüntülerle bütünleşen muhteşem müziklerini bestelemiş...1992 yılında başladığı projeyi 2002 de tamamlamış...aslında projeye ekler yapmaya, fotoğraf arşivini genişletmeye devam ediyor...Fotoğraf ve belgesel çalışmasındaki görüntüler Hindistan başta olmak üzere Mısır, Myanmar, Tonga, Sri Lanka, Namibia, Kenya ve Antartika'dan... Colbert'in bu projesi bir saatlik bir filmi, iki tane kısa filmi ve bir romanı kapsıyor...yine özel tasarım fotoğraf albümü var...Roman bir adamın bir yıllık seyahati boyunca karısına yazmış olduğu mektuplardan oluşuyor.Her iki film(Uzun ve kısa) modern insan ile hayvanlar arasındaki coğrafi ve kültürel sınırları konu ediyor...
3-4 yıl önce ilk kez öğrencilerime izlettiğimde..."biz yaşamıyormuşuz...biz hiçiz...ben niye böyle çekemiyorum...ben asla bunu başaramam gibi farklı ama kıskançlığın altında gizli, aslında üstün bir beğeniyi anlatan cümleler kurdular...şöyle dedim "burada şehrin içinde ne onların nefesini, ne de seslerini duyabilirsiniz...görmedikçe, duymadıkça, dokunmadıkça unutur, körelir gidersiniz...fil ya da çita...kedi ya da köpek fark etmez...bir serçeyi bile dinleyebilirseniz bunu başarırsınız...tutku sadece karşı cinse değil, ideallerinize de yansımalı...düşlerinizde olmadıkça hayatınızda da olamaz...şimdi sınıfı terk edin ve bina dışına çıkıp askeriyenin oradaki ağaçlık alanda ötüşen kuşları dinleyin...
ne anlatıyorlar...çözdüğünüzde eşitleneceksiniz...yani ruhlarınız bütünlendiğinde...hayalinizdekileri gerçekleştirebilirsiniz! 
Büyülü bir dünyanın içinde usul usul ilerler kayık...yavaş yavaş içine alır sizi o dünya...hiç bir şey düşünemeden izler bittiğinde saatlerce düşünür, tekrar tekrar izlersiniz...ne zaman sıkılıp bunalsanız can simidi olur...işte öyle bir  belgesel çalışması...belgesel kelimesi tam olarak doğru olmasa da doğa ve insan ilişkisini anlatan konseptin çekimleri doğa içinde gerçekleştirilmiş ..."Küller ve Kar"sergisi ilk olarak 2002 yılında Venedik’te sergilendikten sonra 2005 yılında New York’ta, 2006 yılında Santa Monica’da,  2007 yılında Tokyo’da ve 2008 yılında Meksika’da sergilenmiş...Colbert,Paris’te sosyal içerikli belgeseller yaparak başladığı sanat yaşamına,1992 yılında Isviçre’de ilk sergisini açtıktan sonra bir çok  ülke dolaşarak devam etmiş... Tonga, Kenya, Namibia, Etiyopya, Mısır, Hindistan, Burma ve Antarktika gibi ülkeler...ve yaptığı seyahatleri sırasında hayvanlar ve insanlar arasındaki etkileşimi araştırarak görüntülemiş...
Kanadalı fotoğrafçı "İnsanlar ve hayvanların ahenk içinde yaşadıkları bir dünya"ya olan özlemini ve inancını "Ashes and Snow" adlı projesi ve "The Nomadic Museum" (Göçebe Müze) ile 2002 yılından bu yana 10 milyondan fazla kişiye tanıtmış...


Gelelim şu mektup olayına...ve "Haiku"ya...
Haiku, haikai ya da hayku... 16. yüzyılda ortaya çıkan ve 17-19. yüzyıllarda gelişmiş olan -orijinal dilinde 5/7/5 heceli(17heceli) üç dizeli Japon lirik şiir türüdür. Haiku'lar genellikle mevsimlerle ya da yılın ilk ayı ile ilgili bir duyguyu ya da düşünceyi dile getirirler. Bu şiirlerde çoğu zaman Budizm, Taoizm ve yerel inançları simgeleyen doğa imgeleri kullanılır. 

Duyuların yoğun algılayışıyla,görülen ve hissedilenlerin,kısa ve derin bir anlatımla yansıtılma sanatıdır.

Doğa'nın en yalın, en saydam dilidir haikular; bir çağlayan, bir rüzgâr sesi gibidir. Ama çağlayanın, rüzgârın sesi değil, insan sesidir; doğayı sömürmeyen, doğayı seven; doğayla savaşmayan, doğayla kucaklaşan; doğayı 'şahdamarı'nın içinde duyan ozanın sesidir...
Bu şiirlerde Doğunun mistik düşünürlerinin ruhçu felsefelerini ve Zen-Budist  ustaların mitlerle, simgelerle, paradokslarla ve şiirsel imgelerle, örülmüş düşüncelerini bulursunuz…doğa, rekler, mevsimler, çelişki ve sürprizler…yani yine doğanın kendisinde olduğu gibi… belli bir andaki duyguyu ve gerçekliğin dramatik bir izlenimini tüm doğallığıyla aktarır…



Japon edebiyatına özgü bu şiir biçimi, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Batı ülkelerinde de belli bir yaygınlık kazanmış... Gelmiş geçmiş en önemli haiku şairleri; Matsıo Başo, Taniguçi Buson, Kobayaşi İssa ve Masaoka Şiki gibi Japon şairlerdir. 

Türkiye'de haiku tarzında şiir yazmış olan bazı şairler ise  Orhan Veli, İlhan Berk, Sina Akyol, Turgay Kantürk, Enis Batur, Mustafa Köz, İbrahim Berksoy, Oruç Aruoba, Gökçenur Ç., Kadir Aydemir ve Hakan Cem... 






                  http://www.ashesandsnow.org