| İki Gün Gazete Okudum, Kendimi Tutamadım |
| Benim için gazetecilik o zamanlar en saygın mesleklerden biriydi ve gazetecileri çizgi roman kahramanları kadar severdim. 1Eylül 2010 dan beri fikrim değişmedi...Her yazısını okuduğumda tüylerim diken diken oluyor....duygulandığımdan değil??!! Ertuğrul Özkök... |
| 1.GÜN Uzun zaman sonra Hürriyet Gazetesine şöyle bir göz attım. Manşetler, köşe yazıları derken gazetenin ekleri… Geçmişin prestijli gazetelerinden zevkle gündemi takip edebildiğim eski günleri, bilgilendiğim, aydınlandığım ve düşünmeye, sorgulamaya yöneldiğim o günleri, cesur ve dürüst, çizgisini kaybetmeyen yazarları bir kez daha aradım. 70’lerin sonunda amcamın gazetecilik yaptığı dönemlerde anlattığı hikayelerle sevdirmişti gazeteleri. Benim için gazetecilik o zamanlar en saygın mesleklerden biriydi ve gazetecileri çizgi roman kahramanları kadar severdim. “Gazeteci bir haberi yazmadan doğruluğunu bin kez araştırır, yorum yapabilmek ya da yorum katabilmek ise başka bir ustalık ve görüş işi” demişti amcam Orhan…O zamanlar insanların çizgileri de belliydi, sağ mı, sol mu; yani nettiler. Sonra bir çok şey gibi değişen dünya düzeni ve anlayışı ile içi boşaldı çoğunun. Haberlerle ilgili önemli detayları bulmak bir yana doğru, dürüst ve tarafsız habere ulaşmak bir hayal olunca “düzenli” okumayı bıraktım…o zaman “gazete”ne için var? Çekirdek çıtlatırken çıkan “çıt çıt” sesinin aklımızı dağıtıp bizi rehabilite etmesini sağlayan bir yönteme benzeyen bir araç gibi sayfalarını “hışır hışır” çevirip boşça vakit geçirmek için mi? Daha fazla reklam alarak tüketimi körüklemek için mi? Yönetimlerin ideolojilerini dayatmak için mi? Şartlar ne kadar değişirse değişsin yerel bir gazete kadar dürüst olamamalarının haklı bir tarafı ve açılımı yok artık benim için… Gelelim 29 Ağustos 2010 Pazar günkü Ertuğrul Özkök’ün “pazar yazısı”na…Erkeğin yani kendisinin yaşlanmasını sorguladığı yazısının ilk bölümü“Q” dergisinde çıkan bir haber ve röportajı temel alıyor. Özkök, “Genesis” grubunun beyni, baterist, müzik adamı yani besteci ve icracı Phil Collins’i kısaca “davulcu ve şarkıcı” diye tanımlıyor! Daha sonra “hepimizin bir dönemine damgasını vuran” diye bahsediyor “Against All Odds” şarkısından… ama bu “hepimizin” kimleri kapsadığı tartışılır…“Against All Odds şarkısını söyleyen erkek” olarak tanımlıyor Phil Collins’i. “Against All Odds” un bir film ve bu parçanın filmin şarkısı olduğu detayı önemli değil ama “şarkıyı söyleyen erkek” vurgusu önemli tabii… Gazetedeki köşesinde “Q” dergisinde yer alan bir fotoğrafı kullanmış ama herkesin görebileceği küçük bir detayı kaçırarak! Phil Collins’in işitme kaybına uğramış bir “şarkıcı” ve sol elinin hissini kaybetmiş bir “davulcu” olarak ne kadar “humor”lu olduğunu yine dergideki röportajdan Phil Collins’in , “Sol elinizde hissi kaybetmek nasıl bir şey” sorusuna “Mastürbasyon yapmayı mı kastediyorsun? Allahtan her zaman ziyaretime gelen arkadaşlar var.” cevabını aktararak; onun kendisiyle dalga geçebilecek kadar espiri anlayışı olan bir kişilik olduğunu yorumluyor . Köşede yer verdiği fotoğrafı, “Önünde bir kokteyl ve içki arsenali duruyor; viskiler, mohitolar, buzlu votkalar? ” (yazıda sıkça kullandığı soru işaretleri ile neyi kastettiğini de anlayamadım ayrıca) diye tarif ediyor…Evet, yazının başında özendiği yaşlılık işaretlerini, “gözlerinin altına yerleşmiş torbalar, alnına oturmuş bütün çizgilerle olağan üstü güzel bakıyor” şeklinde ifade ediyor. Ancak kaçırdığı detay, Phil Collins’in önündeki içki kadehlerinin, şemsiyeli kokteyllerin bir bateri seti biçiminde dizilmesi …En önde de bagetler duruyor; aman “baget” derken değnek, çubuk, bateri bageti diyelim de yanlış anlaşılıp baget ekmek sanılmasın. *Fotoğraf Hürriyet Gazetesinin Web sayfasından alınmıştır. Sonuçta kendisinin alıntılar yaparak, anlam yüklemeye, vurgu yapmaya çalıştığı hayata bakış açısı ve mizah anlayışı zaten basit bir şekilde fotoğrafın içeriğinde var…Pazar yazısının başlığını oluşturan ikinci bölümün konusunu ise yazmaya gerek yok! Sadece başlığı vereyim: “Penis origamisi yapabilir misiniz?” Son olarak bir iki detayı daha eşelemeden duramayacağım. “Arsenal”, silah deposu, cephanelik anlamında bir söz; yani şarkıcının alkolizme yakınlığı, kendisini içerek avuttuğu, içkileri cephane gibi önüne dizdiği gibi salakça bir şey ortaya çıkıyor ki oysa tam tersi! Her ne kadar fotoğraf çekimi için o dizmemiş olsa da, önüne konan içkileri bateri seti şeklinde dizebilecek kadar işini seven ve kendiyle barışık bir insan!.. İddia edebilirim! Sonuçta bu yazı kimseyi fazla rencide etmeyen, dünyanın ve Türkiye’nin gündemini değiştirecek araştırmacı gazetecilik örneği, çok önemli bilgiler içeren, atlatma bir haber değil, sadece bir “pazar yazısı”…. Bu günlerde Avea’lı olmayanlara çok mu yükleniyorlar!? 2.GÜN İki gün sonra , 31 Ağustos yazısında, “benim oyum hıyar” diyerek kendini hıyar gibi hissettiğini yazmış …Rahmetli Barış Manço’ nun bestesinde dediği gibi, sözü meclisten içeri mi dışarı mı bilinmez; ama oldukça farklı tepkiler alıp dile düştüğü kesin. Kendisinin bir hıyar olduğunu kabul ettiği için bu ülkede bazı şeylerin iyiye gittiğini düşünenler bile var. Çarşamba sabahı hava yağmurlu ve ben hastalıkla boğuşurken Haber Türk gazetesinde okuyorum bu “hıyar vakası”nı… Aynı gazetede dün akşam işten eve dönerken bir markette açık olan TV’ den duyduğum haberle tekrar yüzleşiyorum: Konya’da buzdolabının içine oyun olsun diye giren dört kardeşin ölüm haberi! Bu haberleri kimler nasıl hazırlıyor, ajansların kanallara ve gazetelere geçtiği bu haberleri “copy -paste”mi yapıyor arkadaşlar, çok merak ediyorum! Haberin akşam TV’ de duyduğum şekli, oyun oynarken, çocukların dondurucunun içine girdiği ve dört kardeşin de hayatlarını yitirdiği şeklindeydi. Bugün, Haber Türk gazetesinin ilk sayfasında “buzdolabı” olarak bahsedilen dolap dördüncü sayfada alt başlıkta “dondurucu”, yazının içindeki ilk paragrafın ilk satırlarında “derin dondurucu”, yine ilk paragrafın sonuna doğru tekrar “buzdolabı”, daha da aşağıda bir fotoğrafı yer alan “dolap” fotoğrafın hemen altındaki yazıda “derin dondurucu” ve yine yazının aynı bölümünde sona doğru ise “buzdolabı” olarak geçiyor. Ama fotoğrafa baktığınızda bunun bir “kasap dolabı” ya da marketlerde “tezgah altı” dolabı olarak kullanılan, dondurma özelliği olmayan bir dolap olduğunu, hele hele derin dondurucuyla hiç alakası olmadığını görüyor insan! Eeee! Diyeceksiniz; bir olay yaşanmış… dört küçük kardeş yitirilmiş, gözü yaşlı anne-baba, insanlar kalmış geride…Dolabın, “buzdolabı”, “dondurucu”, “derin dondurucu” yada soğutma amaçlı kullanılan bir dolap olup olmaması çok mu önemli? Evet, çok önemli! Ayrıca aşağıda fotoğrafı olan dolabın mekanizmasından dolayı içeriden kapatılması pek de mümkün değil! Bu detayı, araştırmayı yapan kişilere bırakıyorum. Nesneler karışıyor; kavramlar karışıyor; kelimeler karışıyor…Karıştırılıyor!.. Diller sürçüyor!.. Bazen, özellikle, kelime oyunları yapmak için bilinçli olarak, “hıyar” ın “hayır” gibi kullanıldığı da oluyor; ama gazetecilik ciddi iştir! Eskiden, okul kitaplarında okuduğumuz bir yazıdaki gibi, bakmak ile görmek arasında fark vardır. Bakmak, şahitliği; görmek ise derinliği ifade eder. Bakmak bir göz hareketi, görmek bir şuur faaliyetidir. Bakışta geçicilik, görüştü seçicilik vardır. Bakınca yalnız seyrederiz, görünce bir hükme varırız. Lütfen görelim! Fark edelim! Öncelikle bir insan olarak sorumluluklarımızı bilelim; hem insanlara, hem de dünyaya karşı…Doğru - dürüst olursanız çıkar savaşında olan ve tekerine çomak soktuğunuz kişilerin dışında kimse size karşı olmaz! 1 Eylül 2010 Çarşamba, Yedikule Cüneyt Gök |
2 Nisan 2012 Pazartesi
Fikrim değişmedi...
bak içime gör beni...

içindeki ışık henüz yitip gitmedi
benimkilerde güzellikleri görebilir
dedim aslında...
dedim de kimse inanmadı
"pesimist"mişim; yani karamsar bakıyormuşum hayata
hayır gerçekçiyim...dedim de dinletemedim bu bakışlarla...
mutsuz zannettiler bakışlarım düşüncelerimle uzaklarda olunca
somurttuğumu söylediler hep
gülümsemeyi bilmediğimi düşünmediler oysa
...
yüzüm biraz solgun galiba
çok mu düşünceli
çok mu yorgun, çok mu bezmiş...
...dışımı boş ver...
asıl içimde kopuyor fırtına
bak içime gör beni...
elimde değil sorguluyor habire
nedenini niçinini
durmadan o makine...
sessizce öylece durup
hiç bir şey söylemeden
saatlerce kalabilirim
beni saran bu boşlukta...
söz gümüş ise sükut altınmış
konuşmayı da severim
bilen bilir aslında...
bak içime gör beni...
çatlak
Çatlak: Ara, aralık, açıklık...mecazi olarak ise "deli"...
2009- Taksim
böylesine güzel bir mavide
bir çatlak olsam
düzenin içinde düzensizlik
mükemmeliyetin içinde kusur
şehrin sevgisiz soğuk labirentlerinden
dışarı taşan
içimdeki boşlukların
etrafından dolanan
düşüncelere yamanmış
örümcek ağlarının kenarından
geçip giden
bir çatlak...
...nisan yağmurları
Bir çok kültürde hikaye anlatımı kişisel gelişim ve terapi amaçlı kullanılır. Uzakdoğu kültüründe "Sensei" (Japonca sen-se: önce doğan, usta, büyük üstad anlamına gelen saygın kişilere verilen ad) hikayeleriyle bilinçaltının bağlantı kurup çıkarımlarda bulunması amaçlanır...Hepimizin güzel hikayeler dinlemeye, bilinç altımızda yatanları bir anlam olarak hayatımıza katabilmeye ihtiyacı var...hepimizin yağan yağmurlarla arınmaya, tazelenmeye ihtiyacı...Kızılderili sözü "Yağmur iyilerin de üzerine yağar, kötülerinde..." der.
Newyork'ta, öğle tatilinde yemek için dışarı çıkan grubun içinden Kızılderili olan adam şehrin onca trafik ve gürültüsü arasında bir cırcır böceğinin sesini duyduğunu söyler...pek kimse inanmak istemez. Bizim kızılderili cırcır böceğini aramaya koyulur... olacakları merak eden diğer bir kişi de onu takip etmektedir. Caddenin karşı tarafına doğru yürürler...binaların arasına sıkışıp kalmış birkaç parça yeşilliğin dibinde cırcır böceği durmaktadır. Diğer adam hayretle bakakalır ve bu işin nasıl olduğunu, cırcır böceğinin sesini nasıl duyabildiğini sorar kızılderiliye...Kızılderili doğa üstü güçleri olmadığını göstermek ister...Tekrar insanların yoğun bir biçimde yürüdüğü karşı kaldırıma geçerler Kızılderili cebinden bir bozuk para çıkararak kaldırımın üzerinde ileriye doğru yuvarlar... yürüyen insanların çoğu bozuk paranın kendi ceplerinden düştüğünü zanneder ve para sesinin geldiği yöne bakarlar... deney tamamlanmış...konu anlaşılmıştır: neye değer verir ve önemsersen; ona göre duyar, görür, hissedersin...!Önümüzdeki günlerde birkaç kızılderili mitine yer verceğim...
Newyork'ta, öğle tatilinde yemek için dışarı çıkan grubun içinden Kızılderili olan adam şehrin onca trafik ve gürültüsü arasında bir cırcır böceğinin sesini duyduğunu söyler...pek kimse inanmak istemez. Bizim kızılderili cırcır böceğini aramaya koyulur... olacakları merak eden diğer bir kişi de onu takip etmektedir. Caddenin karşı tarafına doğru yürürler...binaların arasına sıkışıp kalmış birkaç parça yeşilliğin dibinde cırcır böceği durmaktadır. Diğer adam hayretle bakakalır ve bu işin nasıl olduğunu, cırcır böceğinin sesini nasıl duyabildiğini sorar kızılderiliye...Kızılderili doğa üstü güçleri olmadığını göstermek ister...Tekrar insanların yoğun bir biçimde yürüdüğü karşı kaldırıma geçerler Kızılderili cebinden bir bozuk para çıkararak kaldırımın üzerinde ileriye doğru yuvarlar... yürüyen insanların çoğu bozuk paranın kendi ceplerinden düştüğünü zanneder ve para sesinin geldiği yöne bakarlar... deney tamamlanmış...konu anlaşılmıştır: neye değer verir ve önemsersen; ona göre duyar, görür, hissedersin...!Önümüzdeki günlerde birkaç kızılderili mitine yer verceğim...
Nisan yağmurları baharın , bereket ve bolluğun habercisi olsun! Yağmur yeryüzünde tüm canlıların temel ihtiyacı-tatlı su-dur... Anadolu ve eski İran tradisyonlarında yağmur "rahmet" olarak da geçer...Şamanizmden gelen bir ritüel "yağmur duası" bir çok kültürde de görülür...şaman büyücüler "Yada" taşıyla yağmur, kar yağdırabilirlermiş!
.jpg)
Eskiden şifalı olduğuna inanılan nisan yağmuru, kaplara toplanır, hastalara verilirmiş...yemek yapılırken bu sudan katarlarmış...bu gelenek Selçuklular döneminde, Orta Anadolu, Konya'da hububatın bol yağışa ihtiyaç duyduğu dönemde yağan yağmurlara yüklenen anlamla ilgili...Yine Mevlana Dergahında "nisan tası" diye adlandırdıkları kaplar Kubbe-i Hadra'nın (Yeşil Kubbe) hemen altına konurmuş...toplanan su dergaha gelen misafirlere ikram edilirmiş...hatta yağmurun az olduğu yıllarda bu su tarlalara, toprağa serpilirmiş...Nisan yağmuru toplama geleneği Anadolu'da hala yaşatılmaya çalışılıyor...ilkbaharla birlikte hava akımlarıyla atmosfere karışan bitki ve ağaçların çiçek tozları, reçine, eterik yağlar (bitki kaynaklı, ağır kokulu yağlar) ve çiçek polenleri vb.gibi zerreciklerin yağmurla birlikte yere düşmesi niteliksel olarak nisan yağmurunu farklı kılıyor....Nisan yağmurları çabuk geçer...bir bakmışınız yağmur yağıyor, bir bakmışınız güneş sıyrılıvermiş bulutların arasından...
Bugün yağmur
Bir kadın saçıdır
Yeryüzüne
Dökülen
Upuzun ince ince karanlık kokulu
Yeryüzüne
Dökülen
Upuzun ince ince karanlık kokulu
Sen ki aşkla aldatıldın
Yüreğin taş parçası
Dinle yağmuru dinle
Teselli bul türküsünden
Yüreğin taş parçası
Dinle yağmuru dinle
Teselli bul türküsünden
Her şey olur
Her şey büyür
Her şey büyür
Her şey geçer
Hayat kalır
Hayat kalır
Bülent Ortaçgil - Eski Defterler Albümünden
Sokaklarda yanımda dolaşan yağmur
Geceleri başucumda duran yağmur
Avucumda ellerin yerine yağmur
Vur yüzüme...
Vur yüzüme...
-Cem Adrian-
31 Mart 2012 Cumartesi
Çapara...çapari
Anadolu Hisarı-Göksu-2008
Çoklu iğne, farklı renkte tüy ve simlerden oluşur bu takımlar...Farklı balıklar için farklı çapariler vardır. İstavrit için çoğunlukla beyaz ve kırçıllı tüyler... kaz tüyü, martı tüyünden ve renkli sim ve ipliklerden... palamut için özellikle kaz tüyü, çinekop ve uskumru-kolyos için kırçıllı hindi tüyü gibi...İğne sayısı arttıkça balık yakalama şansı ve balık sayısı da artar...çapari bağlamak da, çapari yaparak balık yakalamak da ayrı bir sanattır... asıl benim için çapari denince önemli olan onların eski defter ya da kitaplar içinde saklanmasıdır...sayfaları karıştırıp aralarından o günün koşullarına uygun olanı seçersin...eski oltacılar öyle yapardı...şimdi her şey fabrikasyon, çin malı çapariler...kırmızı iplik sarılırdı her birinin dibine...şimdi kırmızı oje sürülüp geçilmiş...özensiz, kopuyor ve çabuk dağılıyor çapariler...oysa o takımlar onlarca kez kullanılırdı....tatlı suyla yıkanır, mantarın üzerine sırayla sarılıp, saplanırdı...bir dahaki ava kadar...
İstavrit
1999-İstanbul-Boğaz...
İstavrit....Trachurus...küçüğüne "kıraça" denir, her mevsim afiyetle yenir...Marmara'nın her zaman ve bol av veren, ucuz balıklardan olmasıyla sofralarda hayat kurtarırdı...oysa iki yıldır balıklarımız denizlerimizde kayda değer bir azalma gösterince o da fiyatlandı...10-15 liraları gördü...Ama yine ucuz sayılır...kültür balığı yiyeceğime her gün istavrit yerim...Sarıkuyruk, Karagöz, Kocabaş İstavrit gibi türleri tava, ızgara, buğulama her türlü gider...Haydi RBS ye (RAKI-BALIK-SALATA)...
Octopoda-Sekiz ayak ya da kol...
Sivrice-2011
Octopoda...neredeyse mücadelesiz bir gün geçmiyor! ahtapot gibi sarılacaksın hayata... sekiz kolla...dört elle sarılmak derler ya! "sağlam basıcan bu hayata" vantuzların olmasa da...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






