19 Mart 2012 Pazartesi

Kırmızı papuçlar...Kırmızı Ayakkabılı Papa

Bir ara Papa 16. Beneditc'in giydiği kırmızı ayakkabıların Prada marka olup olmadığı tartışılmıştı...

"Kırmızı Papuçlar" -"The Red Shoes" 1948 yapımı; 1949'da "En iyi sanat yönetimi" ve "En iyi müzik" dalında iki Oscar alan bir dramatik müzikal filmdir. Eseri 1845 yılında Andersen bir peri masalı olarak yazmış...Michael Powell, Emeric Pressburger'in yönettiği film , yine en iyi müzik dalında o yıl Atın Küreyi de almıştı...Müzikleri  Brian Easdale yapmış...










Aşağıdakiler de benim yakaladığım "kırmızı papuçlar"...Çukurcuma-2011

bahar, haritalar, yollar

Cebimde bir paket tuzlu fıstık ile tüm İstanbul'u baştan aşağı dolaşabilirim! Ama önce fotoğraf makinelerimi şöyle bir elden geçirmem, küçük de olsa bir ön hazırlık yapmam şart... hafta sonu kaçışları başlıyor...Her hafta başka bir güzergah ve yeni  maceralar...Benim tercihim çoğunlukla tarihi yarım ada sokakları ve kıyıları oluyor...ne de olsa tarihi yarım adada ikamet ediyorum...Yedikule'liyim!


Doğanın uyanışı gibi, kış uykusundan kalkıp; umarım biz de soğuk geçen kışın bıraktığı olumsuz etkiyi üzerimizden çabuk atarız! Bahar yorgunluğu, temiz hava ve güneş çarpması, lodosun etkileri, huzursuz bacak sendromu, kaslardaki hamlık, alerjik reaksiyonlar, mide ve sindirim sisteminin mevsimsel değişime uyum sağlaması vs.vb... hepsi kışın sinüziti, soğuk algınlığı ve  faranjitinden daha iyidir ! Ara sokaklara, şehrin içerilerine kadar ulaşan mis gibi denizin kokusuyla, güneşten kısılmış gözlerde rengarenk görüntüler ve tatlı yorgunluklarla geçecek günler...bir de detoks şart...yediğimiz-içtiğimiz her şeye dikkat etmeye başlayacağımız bu aylarda; bayanlar yaz ile ilgili planlamalara başlayıp, özellikle  mayoların içine sığma adına daha ciddi rejimler uygulayabiliyorlar...
  

Geçen hafta; 13 Mart günü leylekler geldiler...6 ay sonra  onları yeniden görmek güzel...hava şartları yüzünden biraz geciktikleri söylense de aşağı yukarı martın ilk haftasından sonra bekliyordum...Afrika'dan Avrupa'ya az buz yol değil hani! Hava koşulları, güneşteki patlamalar işlerini zorlaştırsa da buradalar...geçen hafta Muş'taki yuvaları 1 metre kar altında kaldığı için nehir kıyılarına giden leylekler yuvalarının kardan temizlenmesi ve havanın ısınmasıyla normal hayatlarına devam edebilecekler...bu arada Avrupa'ya dağılacak bazı gruplar da İstanbul-Beykoz da konaklıyorlarmış...

...geçen gün eski yazılarımdan birini, haritalar ve alerjimi de hatırlayınca onu da ekleyeyim istedim...işte 29-02-2008 tarihli "Bizimavrupa.com"da yayınlanan "Sevgili plastik, polimer, bakalit, alerji, bulaşıklar..."adlı yazım.

Bu sabahki kadar nevrim hiç dönmemişti!Harika bir Pazar sabahına kuş sesleriyle uyandım. Gerçi önceki günkü gazetede okuduğum bir haber bilinçaltımı oldukça meşgul etmiş olacak ki tüm gece plastik ördeklerle o kıyıdan bu kıyıya sürüklendim durdum.
"Binlerce plastik oyuncak ördeğin 15 yıl önce, fırtına nedeniyle bir gemiden Pasifik Okyanusu’na dökülmeleriyle başlayan yolculuğu devam ediyor. Ördeklerin bir kısmı, dünyanın yarısını dolaştıktan sonra İngiltere’ye yaklaştı.

Amerika’da bir oyuncak şirketine gönderilmek üzere 1992 yılında Çin’de gemiye yüklenen binlerce ördek, Pasifik Okyanusu’nda fırtına nedeniyle denize döküldü ve büyük akıntılara kapılarak ilginç yolculuklarına başladı. Emekli olduktan sonra çalışmalarını bu ördekleri izlemeye ayıran Amerikalı oşinograf (okyanusbilimci) Curtis Ebbesmeyer, Pasifik’te 1992’den bu yana 27 bin kilometre yol kateden 29 bin oyuncak ördeğin bu yaz İngiltere sahillerine varacakları öngörüsünde bulundu.
1992 yılında meydana gelen bu sürpriz kaza yüzünden belki binlerce çocuk, oyuncak ördeğinden mahrum oldu, ancak ördekler bilime büyük katkıda bulundu. Curtis Ebbesmeyer gibi bilim adamları, oyuncak ördekler sayesinde okyanusun büyük akıntılarının ayrıntılı haritalarını çıkarttı. Ördekler önce Kuzey Pasifik turu yaptı, sonra Alaska kıyılarına vurdu. Buradan tüm Kanada ve ABD kıyılarını dolaştı.
Ebbesmeyer, birçok kimsenin imkansız demesine rağmen ördeklerin Kuzey Buz Denizi’ni geçeceğini tahmin etmişti. Ördekler 2001 yılında Titanik’in battığı bölgede de gözlendi." (Hürriyet Gazetesi)

Yine de sabaha enerjik ve pozitif başladığım söylenebilir. Dışardaki bahar havası bana bu sabah “ihtiyarlar gibi çay içme!... gel şöyle taze taze meyve suyu sık, iç te tazelen” dedi. Dedi de meyve suyu sıkmayalı neredeyse üç ay olmuştu. Katı meyve sıkacağını hazırladım, elmaları havuçları dilimledim, ufaktan biriki parça haznesine göndererek işlemi başlatmaya hazırlandım. Sıkacağın fişini prize takarak düğmesini çevirdim ve olan oldu; düğme ÇAATT...! diye elimde kaldı. Kırılmıştı...markette indirimden aldığımız tanınmış bir markanın kıytırık bir bakalit parça yüzünden çalışmaması bir yana sadece bakalit bir parçaya bile ne kadar bağımlı olduğumuzu anlamama yolaçtı...Sorun ciddi! Acayip bir şekilde ele geçirilmişiz. Materyalist olmuşuz...madde bağımlısı... Ne olacak şimdi dedim; meyve suyu sıkamıyacakmıyız. Tezgahın üstü havuç ve elma dilimleriyle doluydu. Ne olacak bu elmalar havuçlar... çay da demlemek istemiyorum.Tam bir tüketim toplumu bireyi olarak gidip yenisini mi almalıydım?! Hayır... gidip meyve suyu aldım biraz da portakal!? Sonra plastik sıkacakla birkaç portakal sıkıp aldığım karışık meyve suyuna ekledim. Harikaa...harika bir kandırmaca... Bakalit ne menem bir şeymiş... Aslında petrol ürünü plastik, mika vs.gibilerin hepsi... Bu malzemeler tüm hayatımıza öyle feci ve ciddi şekilde girmişki sormayın! Ev eşyasından, fırın ve ocak düğmesine, araba parçasından, ampul duyuna, tencere, tava sapına, elektrik aksam ve parçalarına kadar üretilen, kötü kokulu bir malzeme... Hammaddesi bir yana üretilen şeylerin “siyah çöp poşetleri” gibi atık naylondan üretildiği düşüncesi de taşımıyor değil. Kanserojen olma ihtimali yüksek! Isıya dayanıklı olması gereken kullanım yerlerine göre içine asbest koyuyorlar.
BAKALİT: Formaldehit ve fenolün, bazik ortamda amonyakla ısıtılması ile elde edilen suni(sentetik) bir reçine. Reçineleşme olayı sırasında bakalit, ilkin sıvı, ya da macun kıvamında bir maddedir (A bakaliti). Isı etkisi ile katılaşır (B bakaliti). Toz hâline getirildikten sonra kâğıt, asbes, elyaf, boyalar gibi dolgu maddeleri ile karıştırılarak kalıplara konur ve tekrar ısı sertleştirilir (C bakaliti). Böylelikle istenilen biçimde ve istenilen yerde kullanılacak duruma getirilmiş olur. Leo Hendrik Baekland (1863-1944) adlı Belçikalı kimyacı tarafından 1909 yılında bulunmuştur.
  Polimer katkı maddeleri:
• Antioksidanlar & Antiozonlaştırıcılar
• Plastikleştiriciler
• Alev Geçiktiriciler
• Antistatic maddeler
• Zincir uzatıcılar
• Kayganlaştırıcılar
• Organik Pigmentler & boyalar
• Inorganik oksidler, (TiO2, ZnO)
• Hızlandırıcılar
Günümüzde oyuncakların büyük kısmı polimerden yapılmakta...Çin malı oyuncaklar -özellikle ucuz artık plastikten yapılanlar- kokusuna ve kanserojen olma özelliğine rağmen çocuğu olan herkesin evinde bulunuyor. Alış-verişte, çarşı pazardan aldığımız poşetleri de unutmamak lazım. İşte bunların kokusu alerjimi körüklüyor. Şehir hayatı içinde düzensiz,sağlıksız beslenme ve günlük hayatın içinde kullandığımız kimyasalların artışı, çevre kirliliği, hava kirliliği bünyemizi ve bağışıklık sistemimizi zayıflatıyor. Polenler falan hikaye... kimyasal kokular ki –parfümün en güzel kokulusu, en pahallısı da olsa- yoğun bir biçimde diş etlerimin kamaşmasına,gözlerimin yanması,kaşınması ve yaşarmasına, hapşırmama ve mükosamın dışarı taşarcasına çıkmasına neden oluyor malesef.
Bulaşık yıkamak yemek yapmak gibi bir çeşit terapidir benim için...ya da öyleydi taki bulaşık makinası hayatıma girinceye kadar. Önceleri içini doldurmak bir problemdi yani makineyi yarım doldurarak çalıştırmak müsriflik olacağından, dolmasını beklemek gerekiyordu. Eee kalabalık aile değilseniz ve tüm öğünleri evde yemiyorsanız makinanın dolması 3-4 günü buluyordu. Bu arada bulaşıklar ve makinanın içi kokuşuyor, her yeni kaşık, çatal vs.yi koymak için kapağı açtığımda bu iğrenç koku evi sarıyordu. O zaman her yemek sonrası kirlilerin akarsuyun yani çeşme altında bir ön yıkama yapılarak kokuşacak maddelerin en aza indirgenmesi gündeme geldi. Makinayı da sağlıklı çalışabilsin diye uygun biçimde yerleştirmek, kabkacağı dizmek gerekiyordu. Bütün bunlar ekstra zaman kaybıydı. O zaman neden makina kullanayım ki diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Bir gün üçü bir arada olan tablet deterjan bimişti. Akşam makinayı deterjan haznesine sıvı bulaşık deterjanı koyarak çalıştırdım, yattım. Gece kendimi Halikarnas Disko’da buldum! Yattığım yere kadar ulaşan köpükler ziyan olmasın diye ben de köpük banyosu yaptım. Artık her akşam arkadaş gurubumu topluyor, müzik setine güzel bir cd, bulaşık makinasına da sıvı deterjan koyup sabahlara kadar köpük banyosu yapıyor, çılgınca eğleniyorduk. Bir gün makinadan boğazlanan birinin hırıltılı sesine benzer tuhaf sesler geldi ve makina sustu. Tamirci 350-400 ytl sıkışmış dedi...
Elde bulaşık yıkamak gibisi var mı! Şimdi tüm arkadaşlar birbirimize bulaşık yıkama seanslarına gidiyoruz Pazartesi bende başlayan tur Cuma Sefa’da tamamlanıyor. Bulaşık yıkamaya gelenlerin sadece deterjan ve lastik eldiven getirmeleri yeterli. Umarım bu sene yağışlar bol olur da su kesintisi yaşamayız!

18 Mart 2012 Pazar

görünen o ki; "bugün kafam biraz karışık"...

Görünen o ki...bazen gerçekleri, bazen de sanal olanları görüyoruz..."Zahiri"; sanal,imajinerdir...olduğu gibi görünmeyen, göründüğü gibi olmayan,aldatıcı görüntüdür..."Simülakr" bir gerçeklik olarak algılanmak isteyen görünüm,sentetik bir biçimde üretilmiş gerçeklik "hiper gerçeklik"dir...simülasyon; bir makine, bir araç, bir sistem  yardımıyla yaratılan, yapay olan"dır ...Gizlemek(dissimüle etmek) sahip olunan şeye sahip değilmiş gibi yapmak, simüle etmek ise sahip olunmayan şeye sahipmiş gibi yapmaktır...  Olmayan bir zaman ve uzamda (cyberspace) gerçekliği yaşıyormuş duygusu uyandırılarak,  fenomenolojik açıdan bu gerçeklik yaşatılır...simüle etmek "-mış gibi yapmak" değildir...hastaymış gibi yapan kişi yatağa uzanıp bizi hasta olduğuna inandırmaya çalışır...bir hastalığı simüle eden kişi ise kendisinde bu hastalığa ait belirtiler(semptomlar) görülen kişidir...
    Gerçekte var olmadığı halde varmış gibi görünür "görüntü"...Gerçek görüntüler ancak perde ya da ekran üzerine düşürüldüğünde görünürler. Zahiri görüntüler ise optik araçlarda görünen görüntülerdir...
zahiri(edimsiz) görüntü; yansıyarak ya da kırılarak göze gelen ışınlarla var olduğu izlenimini veren görüntüdür 
Yansıyan veya kırılan ışınların kendileri kesişirse görüntü gerçek, uzantıları kesişirse görüntü zahiri (sanal) olur.
Tezat gözlemlerin çoğu kafamızı çalıştırıp, olaylara daha geniş açıdan bakmamızı sağlar...Örnek: Şövalyelik, hor görmenin en şairane halidir. 
Paradoks(para-ötesi)(doxa-fikir) fikir ötesi...Çok mantıksız görünen, aslında çok mantıklı bir değiş,İki doğrunun veya yanlışın çelişkisi...illüzyonu...
Paradoks'a İlk örnek Giritli Epimenides'ten gelir... . Giritli olan Epimenides:
-"Bütün Giritliler yalancıdır!" der
Eğer gerçekten Giritliler yalancı ise kendisi de Giritli olduğuna göre o da yalancıdır!?...doğrusu: 
Bütün Giritliler doğrucudur, doğru söyler.
O halde söylediği doğrudur. Yani "bütün Giritliler yalancıdır"...
Bildiğim tek şey var; o da hiç bir şey bilmediğim." Socrates

"Oxymoron"(sivri aptallık)lar; uyumsuz veya çelişkili kavramların bir araya getirildiği bir mecazi kullanım kategorisi olarak tanımlanır... Anlamı kuvvetlendirmek için zıt kelimelerin bir araya getirildiği deyiş tarzıdır..."öldürücü şefkat"örneğinde olduğu gibi...  

• Tarihten aldığımız ders, tarihten ders almadığımızdır-Georg Hegel
• Barış içinde yaşamak uğruna savaşıyoruz-Aristoteles 
• Gerçek lider, daima takip eder-Carl Jung
• Psikanaliz, tedavi ettiğini iddia ettiği hastalığın ta kendisidir-Karl Kraus
• Yoksulluk çok pahalı bir lüks. Maliyetini karşılayamayız-Eleanor Roosevelt 
• İnsanoğlu özgür olmaya mahkûmdur-Jean Paul Sartre 
 

*(örnekler:Tezatname/Dr. Mardy Grothe/Çev.Yurdakul Gündoğdu/Aykırı Yay.)
*Fotoğraf: Cüneyt Gök-"zahiri"-2006


16 Mart 2012 Cuma

Şövalye...silahşör


Şövalye,Orta Çağda at üstünde ve yaya olarak savaşabilen seçkin askerdi…zırhını kuşanır, atıyla liderlik eder, kahramanca dövüşürdü…










Tv nin ilk yıllarında bir dizi film vardı 1958 yapımıymış: Ivanhoe...Roger Moore oynuyordu...şövalyelerle o zaman tanışmıştım... 












Britanya İmparatorluğu ve sömürgelerinde şövalyelik soydan gelmeyen ve soyluluk ifadesi olmayan bir seçkinlikti… Avrupa'nın değişik bölgelerinde farklı şekillerde yorumlandı ancak temellerini 12.yy.de Fransızlar belirledi.  Bunlar:1-Savaş konusunda kendini ispatlamış olmak 2-Sadakat 3-Cömertlik-Altındakileri  yaptıkları iyi doğru işler karşılığında ödüllendirmek 5-Yerinde davranma, kurallara uyma 6-Kanuni etkinin dışında ve soylu olarak doğma, hür doğma 7-Onur, şeref ...olarak sıralanır.      
      
 Şövalyeliğin 10 kuralı ise:
1.Kutsal saydığı değerleri ölümü pahasına korumak.
2.Savunmasız ve acizleri korurken onlara saygı göstermek.
3.Ülkesini sevmek.
4.Düşmandan önce savaş meydanından geri çekilmemek.
5.Tek bir kadına karşı aşk beslemek, ona bağlı olmak.
6.Kötülüklerin ve acımasızlığın karşısında durmak.
7.İnandığı değerlerle çakışmadığı sürece, emri altında  olduğu amirlerinin tüm emirlerine uymak.
8.Sözüne sadık olmak, onurunu küçük düşürecek davranışlardan uzak durmak.
9.Cömert olmak, kendisine gösterilen iyiliği asla unutmamak.
10.Her durumda doğruluğun ve iyiliğin temsilcisi olmak.





Silahşör: İyi silah kullanan, savaşçı…Silahşör dendiğinde herkesin aklına Üç silahşör; Athos, Porthos, Aramis ile sonradan onlara katılan D'Artagnan gelir. Alexandre Dumas tarafından yazılmış romanın kahramanlarıdır...  Alexandre Dumas'nın tarihi saptırdığı ve olaylara fazlasıyla hayal gücü kattığı görüşlerine verdiği cevap; "Tarihe tecavüz ettiğimi söylediler ama çok güzel çocuklar doğdu" olmuş!

Fotoğraflar: Cüneyt Gök 

bir zamanlar dinozorlar vardı...

Bundan tam 200 milyon yıl öncesi.... "Triyas Dönemi" adı verilen çağın tam ortasında...Yeryüzü henüz tek bir dev kıta görünümünde... "Pangea" adı verilen bu kıtayı, yine tek ve dev bir okyanus, "Panthalassa" çevreliyor ve ana kıta henüz devasa bir çöl yapısında... Sadece okyanus kıyılarında tropikal ormanlar yer alıyor. İklim, sıcak ve kurak... Kutup bölgelerinde de buzullar oluşmamış... O günün bitki yapısı ve doğa koşulları, memelilerin varlıklarına sürdürmelerini zorlaştırıyor... Gökyüzünde ise, ilk uçan sürüngenler belirmiş... Dinozorların, Triyas Dönemi'nin sonlarına doğru, yeryüzüne egemen olmaları için birkaç milyon yıl daha gerekiyor...


Yaklaşık 160 milyon yıl önce, dinozorlar yerküre üstündeki en geniş hayvan topluluğuydu. Ancak, günümüzden 65 milyon yıl önce, çok kısa bir sürede soyları tükendi. Dinozorların yok olmasıyla ilgili hem doğal hem de uzay kaynaklı felaketler öne sürülümüştür:65 milyon yıl önce, Kretase Dönemi'nin sonlarında, iklimde meydana gelen kısa süreli ve şiddetli bir değişiklik, 26 milyon yılda bir binlerce yüzyıl süren bir kuyrukluyıldız yağmuru, dinozor yumurtalarının, dinozor döneminin ilk yarısında ortaya çıkan küçük memeliler tarafından yenilmesi, gövdeleri büyürken beyinlerinin küçük kalması çevrelerine uyum sağlayamamaları, beslendikleri tek çeşit bitkinin ortadan kalkması ve zehirli bitkileri yemek zorunda kalmaları, Kretase Dönemi'nin sonlarına doğru, deniz seviyesinin düşmesi sonucu iklimde meydana gelen yavaş değişmeler( iklimin daha soğuk ve nemli hale gelmesi)...
Dinozorların nasıl yok olduğuna ilişkin bilim adamlarının sahip oldukları ortak görüş: dinozorların sonunun 65 milyon yıl önce yaklaşık 10 km çapında bir  göktaşının Dünya'ya ((Meksika'nın Yukatan Yarımadası açıklarına) çarpmasıyla gerçekleştiği yönünde... Çarpmanın 100 milyon megaton TNT'ye eşdeğer bir enerji açığa çıkardığı tahmin edilmekte...Çarpma sonucu buharlaşan 200.000 kilometrekare madde ve oluşan toz tabakası atmosferi kaplamış,asit yağmurları yağmış, Dünya aylar boyu karanlıkta kalmış, sıcaklık suyun donma derecesine kadar düşmüş, güneşin görünmemesiyle "buz devri" başlamış..
Aylarca süren bu karanlık ve soğuk dönemde bitkilerin fotosentez yapamaması besin zincirini yıkmış ve bu felaketler zinciri de dinozorların sonunu hazırlamış olabilir...

Fotoğraf:Cüneyt Gök

katliama devam...


Sumatra'da 150 gergedan, Kamerun'da 200 den fazla fil, Hindistan'da 356 leopar...son aylarda yasadışı yollardan yapılan avcılık bir çok hayvanı "nesli tükenme" eşiğine getiriyor...Leoparlar özellikle derileri, pençeleri ve diğer "işe yarar parçalar"ı için avlanıyor! Leopar kürkü uluslararası piyasalarda 15 bin dolardan alıcı buluyor...2011 yılında sadece Güney Afrika'daki Kruger park'ta 244 gergedan öldürülmüş...Boynuzları için öldürülen gergedanlar zaten çoktan beri nesli tükenmeyle karşı karşıya olan hayvanlar grubunda...Yine uluslararası piyasalarda kilo hesabıyla satılan gergedan boynuzunun kilosu 1 milyon liradan alıcı buluyor...altın, platin ve hatta kokainden daha değerli!..
Kamerun'da öldürülen fillere gelince; Asya ülkelerinin , özellikle başta Çin'in fildişine olan yoğun talebi bu katliamı körüklüyor...ağır silahlarla yapılan bu yasadışı avcılığa karşı koymaya çalışan Çad'lı askerlerin avcılar tarafından öldürülmesi ve  kendilerine  verilen fil etleri karşılığında bölge halkının da bu katliama göz yumması madalyonun diğer yüzü... bu yüzden Bouba Ndjia Milli Parkı'nda neredeyse fil kalmamış... bu rakamlar kayıtlara geçenler...bir de kayıtlara geçmeyenleri düşünecek olursak katliamın boyutlarının daha da büyük olduğu ortaya çıkıyor...

 ...bu arada başka tür bir katliam da İsveç'te yaşanıyor...İsveç'in Kuzeyinde, üç ay kadar önce ulaşıma açılan hızlı tren hattındaki trafik 200 ren geyiğin ölümüne neden olmuş...Umea-Lycksele kentleri arasında işleyen trenlerin sebep olduğu bu ölümleri durdurmak için bölgedeki üreticiler çiftliklerini ve ren geyiği sürülerini başka bölgelere  taşımaya başlamışlar...
Fotoğraf: Cüneyt Gök

15 Mart 2012 Perşembe

iki kayanın hikayesi


                  Sudüşen Şelalesi -Yalova-Termal- 2009

Karlar erimeye başladığında, ırmakları, dereleri besler...ivme artar...akar, çağlar sular...su hep bir yere doğru akar gider...bir maceradan diğerine koşan, savrulan serseri bir beden gibi...su saf, duru, berrak, katışıksız, doğanın, yaşamın özü...hayat verir...buz halindeyken katı halde varlığını devam ettirir, bu halde  daha bilgedir; düşünen, dinlenen, duran ve durağan....bir kaya gibi...

...bir dere yatağında yan yana iki kaya vardı...yıllardır akıp giden suyun aşındırdığı bu iki kayadan biri diğerinden daha büyüktü...ilkbaharda eriyen karlarla su seviyesi iyice artmıştı...balıklar böylelikle yanların daha da sokuluyor, üzerlerindeki yosunları didikleyebiliyorlardı...bundan hoşnuttular; zira ne kadardır orada olduklarını bilmeden, günler aynı manzarada, birbirine benzer bir şekilde geçip gidiyordu...küçük değişiklikler: yağmur, kar, arada güneşli bir iki gün, sonbaharda yüksek tepelerdeki ormanlık alandan sürüklenip gelen yapraklar, dallar, alüvyonlar, üzerlerine konan bir iki kuş onların rutinini kırdıkça daha da mutlu oluyorlardı .
Bir gün daha büyük ve kibirli olanın ettiği bir cümle bir tartışma başlattı: "ben senden daha büyük, daha yükseğim...herhalde bunca zamandır bunu farketmişindir" ...diğer kaya önce bir şey söylemese de sonra susmak kabullenmek olarak anlaşılmasın diye "ben de senden daha şekilliyim" dedi...
büyük kaya- şekil mi...puah! kayanın ne şekli olabilir ki...neye benziyorsun!?
küçük kaya (biraz düşündükten sonra)- kayaya...
büyük kaya- gördün mü...kendinden başka bir şeye benzemiyorsun...benim bir yarım suyun altında serinliyor diğer yarımı ise güneş ısıtıyor suyun üstünde...
küçük kaya- benimde bir kısmım suyun içinde...ama...
büyük kaya- aması ne... suyun üstünde kalan kısmın az değil mi?...yeterince güneşlenemiyorsun...hıı!
küçük kaya- olsun... sen üstüne konan kuşlar pisliyor mu pislemiyor mu...onu söyle!?
...bu tartışma sürdü gitti...mevsim değişti...yaz çok sıcak ve yağışsız geçmekteydi...dere yatağındaki su seviyesi gitgide düştü...şehrin tüketeceği su rezervleri azalınca tüm kaynaklar kullanılmaya başlandı...balıklar ve diğer canlılar azalan suyla içeri bölgelere doğru çekildiler... sonunda dere yatağı kurudu... hiç bir yere gidemeyen o iki kaya  güneşin alnında çırılçıplak ve yapayalnız öylece kalakaldı...bir sonraki mevsimle sular geri gelip, yükselinceye kadar artık tartışacak bir durum da kalmamıştı...